Yaratıcı dans, her yaştan çocuğun hareket repertuvarını, dans odaklı yaratıcılık çalışmaları ile birlikte geliştiren, alternatif bir öğrenme metodudur. Çocuğun kendine özgü, otantik dansının ortaya çıkmasını sağlar ve bu dansı her ders farklı bir konu ile ilişkilendirerek geliştirir. Bu esnada çocuğa dans ile kavramsal öğrenme deneyimi yaşatarak zihinsel gelişimine de katkıda bulunur. Atölye sürecine düzenli katılan çocukların yaratıcılıkları ve hayal güçleri dansla dış dünyaya yansır, bu doğrultuda özgüvenleri artar, sözsüz iletişim becerileri gelişir, fiziksel olarak güçlenirler, koordinasyon ve esneklik kazanırlar, bedenlerine karşı pozitif bir algı geliştirler, beden farkındalıkları bütünsel olarak artar. Ders içinde farklı koreografiler üretirken odaklanma, dikkat ve hafıza becerileri artar; takım çalışması, işbirliği gibi sosyal becerileri gelişir. Kıyaslama yapılmadan, bedenin gireceği belli form ve adımlar olmadan çocuklar özgürce kendi bedensel dışavurumlarını keşfedebilirler, böylece beden dili kullanımları, sahne üstü sunum becerileri ile birlikte gelişir.
Author: lerna
-

Ailece Dans Atölyesi
Ebeveynleri çocukları ile birlikte dans ettikleri, müzik yaptıkları, danslı oyunlar oynadıkları atölye; çocuğu ile birlikte dans ederken eğlenmek, keşfetmek, bedenini güçlendirip, esnetmek isteyen her seviyeden katılımcıya açıktır. Doğaçlama temelli atölye, yaratıcılık gelişimi odaklı yaklaşımı ile yargı ve kalıp dans adımlardan bağımsız bir yapı sunar. Çalışmaya rahat kıyafetler ile katınılması önerilir.
-

Dans Tiyatrosu
9 Yaş ve üstü çocukların modern dansın temel hareket prensiplerini öğrenirken gösteri sanatlarına dair beden, mekan, obje, hikaye ilişkilerini çeşitli egzersizler ile geliştirip kendilerini ifade yollarını zenginleştirmeyi; bedenin de güç, koordinasyon, denge ve esnekliğini arttırmayı hedefler. Soyut zeka gelişimine katkıda bulunan dans tiyatrosu çocuğun kendi koreografisini çağdaş dans sanatının estetik değerleri üzerinden yaratıp geliştirmesini sağlar.
-
Book on Creative Dance Pedagogy

The book is written in Turkish by Lerna Babikyan, to spread the creative dance culture in Turkey, including history of creative dance, lesson plans, family activities and embodied learning though dance; published in 2022 by Töz Publishing House; ISBN number 9786057186409
“Dance is not only fun, encouraging, and motivating activity for children, but also a wonderful tool for learning by internalizing concepts.”
From the earliest years of our lives, we naturally learn through movement—we connect, we touch, we respond. Movement and dance, which have existed since the beginning of the universe, have been part of human history through natural phenomena, mythological figures, and rituals; they have also visited our lives through performing arts and stage shows.
This book has been written as a guide to move beyond the “guest” status of dance in the lives of individuals living in postmodern society, aiming to bring dance back to the center as a vital, educational, and artistic activity—to experience it anew.Creative Dance has long been used across the world both as an artistic activity and as an alternative educational tool, without enforced imitation, pressure, or comparison. Suitable for individuals of all ages who wish to explore their bodies through dance and discover their unique expression, creative dance practices not only nurture the physical and mental creativity of children and adults but also support the development of a positive body image beyond conventional notions of “beauty” and beyond gender norms.
They invite us to live a life in harmony with and awareness of our bodies, to engage with the world in a playful, body-centered space that transcends words, and to learn and teach abstract and concrete concepts through dance. -

Ermeni Alfabesi ile Dans
Ermeni Alfabesi ile Dans’ atölyeme farklı ülke ve kültürlerden ilgi gösterenler oluyor. Bir aya yayılan atölye sürecinde katılımcılar harfleri öğreniyor, onları bedenleri ile mekana taşıyorlar. Daha sonra harflerin önerdiği yön, hareket akış ile uyumlu ya da uyumsuz, yapıbozumsal bir araştırma ilişkisine girmenin seçimini onlara bırakıyorum, çünkü biliyorum ki her bedenin sahip olduğu eşsiz yaratıcı potansiyelin ifadesi o anda bireyin bedeninin merak ve ihtiyaçlarını dinleyip hareket ile dansa dönüştürmesi ile ortaya çıkacak.
Dört yıl önce soğuk, yağmurlu ve kasvetli bir Berlin sabahında şehrin sokaklarında yürüyorum. Bu şehirde yapmam gereken tek şey bir sanatçı olarak üretmek. Berlin beni bunun için bünyesine kabul ediyor, üreterek hayatta kalmak. Burada benim için önemli olan soru ise ne üreteceğim, bu şehre farklı olarak ne katabileceğimdi.
Ailemi hatırlıyorum sıklıkla, köklerimi. Zaman zaman köklerimle temas etmek canımı acıtıyor, bu yüzden fazla yüz göz olmaktan kaçınıyorum ve tam da bu sebepten köklerimle pozitif bir bağ kurma arayışındayım. Bu pozitif bağı hayatın içinde insanlarla sanatım aracılığı ile paylaşmak istiyorum. Aklıma hep çizgileri ile bana ilham veren Ermeni Alfabesi geliyor, harflerle dans etmek istediğimi fark ediyorum. Bu harflerin M.S. 5. yüzyılda başlayan serüvenini Batı toplumuna yeniden hatırlatmak ve tarihi-kültürelodağı biraz genişletmek istiyorum. Bu amaçla çalışmaya başlıyorum. Her bir harfi önüme alıp onları bedenimle çizmenin birkaç farklı yolunu araştırıyorum, harflerden çiftli çalışmaya uygun dans egzersizleri geliştiriyorum.

Dansettikçe artan güven
Alfabelerle dans meselesi daha önce Waldorf pedagojisi gibi alternatif eğitim yaklaşımlarında değinilmiş bir konu. Öğretim süreçlerinde harfi bedenle çizmek, bu esnada sesini çıkarmak bir duyum odaklı, deneyimsel bir öğrenme metodu olarak kullanıyorlar. Ancak geliştirdiğim bu çalışmada harflerin sadece bedenle taklidi merkezde değil, merkezde olan yaratıcılık. Bu da onun pedagojik bağlamdan sanatsal üretime taşıyan anahtar. Bu yüzden atölye fiziksel gelişim, koordinasyon, denge, dikkat, hafıza gibi becerileri geliştirmek ve kültürel kazanım sağlamanın yanında bireyde var olan yaratıcılık potansiyelini de harekete geçiriyor. Ülkemizde baskın bir yargı ve tamamen yanlış pedagojik bir yaklaşım ile neredeyse köklenmiş “ben dans edemem, ben yeteneksizim, yapamam” inançları birey, yargılanmadığı bir ortamda deneyimlemeye başladıkça yıkılıyor, dans edip, yapabildiğini gördükçe insanların kendine olan güveni artıyor. Almanya’da ise eşitlikçi, sosyal pedagojik bir politik gelenek doğrultusunda her sanat dalı ile her yaşta bireyin dilediği yoğunlukta ilişki kurabileceği, ülkenin her yanına yayılmış bir altyapı var. Bu alt yapı ne herhangi bir sanatı, ne sanatçıyı ayrıcalıklı kılıyor ancak büyük bir çatı altında sanatı önceliyor ve herkes için ulaşılabilir konumda tutuyor.
‘Ermeni Alfabesi ile Dans’ atölyeme farklı ülke ve kültürlerden ilgi gösterenler oluyor. Bir aya yayılan atölye sürecinde katılımcılar harfleri öğreniyor, onları bedenleri ile mekana taşıyorlar. Daha sonra harflerin önerdiği yön, hareket akış ile uyumlu ya da uyumsuz, yapıbozumsal bir araştırma ilişkisine girmenin seçimini onlara bırakıyorum, çünkü biliyorum ki her bedenin sahip olduğu eşsiz yaratıcı potansiyelin ifadesi o anda bireyin bedeninin merak ve ihtiyaçlarını dinleyip hareket ile dansa dönüştürmesi ile ortaya çıkacak.
Berlin’den sonra İstanbul
Berlin, Tatwerk Performans Sanatları Eğitim Merkezi’nde düzenlediğim bu atölyeyi, daha sonra İstanbul ziyaretlerimden birinde Çatı Çağdaş Dans Derneği’nde gerçekleştiriyorum. Her denemede metodun içindeki olasılıklarını keşfetmek beni de eğitmen olarak heyecanlandırıyor. Bu noktada merakım beni alfabeler üzerine yeni araştırmalara sevk ediyor. Japon, Runik, Sümer, Nazcaan alfabelerine, oradan daha da gerilere giderek resimli yazının ilk formları olan piktogramlara kadar gidiyorum. Farklı zamanlarda üniversitelerde, derneklerde, pandemi döneminde çevrimiçinde alfabelerle dans atölyeleri gerçekleştiriyorum. Bu esnada derinden fark ediyorum ki aslında alfabeler geçmişi bugüne taşıyan bedenler ve yüzyıllar boyunca dünyanın farklı yerlerinde farklı tasarımlar aracılığı ile oluşan görsel dil bize bilgiyi, algıyı, zamanı, deneyimi taşımış, tıpkı bedenimiz gibi.
Bedenimiz bizim evimiz, yaşam boyu içinde yaşadığımız alan. Günler, haftalar ve aylar geçiyor ve ben Almanya’da bir türlü evimde hissedemiyorum, etrafımdaki pek çok insan da benzeri duygular yaşıyor. Tüm bunların yanında içimde yanan başka bir ateş var. Kalbimin en derinliklerinde biliyorum ki yaptığım tüm bu atölye çalışmaları ve gösterilere en çok Türkiye’de ihtiyaç var. Ermeni Alfabesi ile Dans çalışması ve pek çok dans doğaçlama çalışmasının temellerini oluşturan yaratıcı dans metodunun bilinmesi, ülkemizde halk oyunları ve balenin yanında içinde yaşadığımız zamanın dansının anlaşılması, uygulanması, yayılması, olumlu bir beden algısının oluşmasında ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin desteklemesinde; böylelikle hepimizin yaşam kalitesinin artmasında önemli bir role sahip. Bu sebepten, pek de ardıma bakmadan İstanbul’a geri taşınıyorum. Döner dönmez etrafımdaki meslektaşlarım “neden döndün ?” sorularına maruz kalıyorum; onlara hedeflerimi ve niyetlerimi anlatıyorum.
“Ermeni” kelimesi nasıl çıkarıldı?
Fransız şair, yazar, dilbilimci ve p:dagog Georges Jean Yazı İnsanlığın Belleği kitabında insanların ne zaman tarihin akışı ile yok olan anları kaydedip saklama zorunluluğu hissetseler, yazının gerekliliğinin bir yasaya dönüştüğünden bahseder ve yazmayı bilen saray tarihçisinin her zaman iktidarda söz sahibi olduğunu da ekler. Akademide son yıllarda demokrasi, yaratıcılık gibi kelimelerin kullanılmasının istenmemeye başlandığını, bu kelimelerin çevremdeki arkadaşlarımın tezlerinden son kontrollerde danışmanları tarafından çıkarıldığı haberlerinden öğreniyorum. İktidar-basın ilişkisinin sağlamlaştığı dönemde sansürlerin de etkisi akademide artmışa benziyor.
2018-2019 yılları akademide hedeflerim doğrultusunda yaptığım alan araştırmaları ile geçiyor. Yaratıcı dans pedagojisi alanında ısrarla yazmaya devam ettiğim ikinci tezde yer alan ‘Ermeni Alfabesi ile Dans’ başlığından “Ermeni” kelimesi o sıralar danışmanım olan dans bölüm başkanı tarafından “Biz ona alfabelerle dans diyelim” diyerek kibarca çıkarılıyor. 1920’lerden beri teorisi ile dans ve tiyatro eğitimlerinde kullanılan, dans terapinin temellendiği kaynaklardan biri olan yaratıcı dans ise “yaratıcı olmayan dans mı var ?” argümanı ile aslında böyle bir dansın olmadığı gerekçesi ile çıkarılıyor. Sanat, tüm dil, din, ırk ve kültürleri kapsayan bir yapı ve ben meslek olarak seçtiğim bu yapının içinde kendimi o güne kadar hiç etnik kökenimle tanımlama ihtiyacı hissetmiyorum ancak bu yaklaşım ve sansürler karşısında şaşkınlıkla, “Berlin’de hiç böyle şeyler olmazdı, nereye geldim ben ?” sorusu yankılanıyor içimde. Hem bu dünyaya doğduğum etnik kökeni, hem kendimi bildim bileli icra ettiğim işi yok sayan bu dayatmayı o sıralar anlamsız bir anlayışla kabul etmiş olsam da, bunlar süreçte karşılaşmaya devam edeceğim engellemelerin en belirgin ön uyarılarından birkaçı sadece.
Gandi’nin “Yaşamda görmek istediğin dönüşümün kendisi ol” sözü güncelliğini hala korurken bizlerin yatay hiyerarşide, kapsayıcı, barış odaklı samimi ifade ve eylemlere olan ihtiyacımız artıyor. Gerek aile, gerekse eğitim sistemleri içinde edindiğimiz yaraların iyileşmesinde sanat bir aracı olarak onunla temas kurmamızı bekliyor.
Belki bugün ilk temasınız, elinizde tuttuğunuz gazeteyi bırakıp aklınıza gelen ilk alfabeden bir harf seçip, onu havaya içinizden gelen bir ritimde çizmekle başlar, belki ayağa kalkıp iki kolunuzu kullanabilirsiniz bir başka harfle dans ederken. Zira dans, hala yaşıyor olduğumuzun en güçlü işaretlerinden biri.
Ermeni alfabesi ile başlayan ve geçmişte, günümüzde kullanılan tüm alfabeleri dansa dönüştürmeye hevesli atölyem; zaman zaman çeşitli merkezlerde düzlenen atölyelerde konuya merak duyan katılımcıları bir araya getiriyor, uluslararası akademi ve sanat üretim çevrelerinde ilgi görüyor. Bununla birlikte; çok da uzaklara da gitmeden, şimdilerde okullarda bir dil ve alfabe öğretim metodu olarak kullanılabilmesi için konuya ilgi duyan öğretmenlerle de buluşmayı bekliyor.
Lerna Babikyan
Bu yazı 19.11.2021’de Agos dergisinde yayınlanmıştı.
https://www.agos.com.tr/tr/yazi/26464/ermeni-alfabesi-ile-dans -
Dancing with the Armenian Alphabet
On a cold, rainy, and gloomy morning in Berlin four years ago, I was walking through the streets of the city. The only thing I had to do here was to create as an artist. Berlin welcomed me for this very reason: to survive by producing. But the question that mattered most to me was what I would create, what unique contribution I could offer to this city.
I often think of my family, my roots. At times, connecting with my roots hurts, so I tend to avoid getting too entangled in them. Yet, precisely for that reason, I long to build a positive relationship with my roots. I want to share that positive connection with others through my art. I kept thinking about the Armenian alphabet, which has always inspired me with its lines and forms. I realized I wanted to dance with these letters. I wanted to remind Western societies of the journey these letters have taken since the 5th century CE, and gently widen the cultural-historical focus. That’s how the work began. I took each letter and explored different ways of drawing them with my body, developing partner-based dance exercises using the letters as a foundation.
Growing Confidence Through Movement
The idea of dancing with alphabets has been explored before, especially in alternative pedagogies like Waldorf education. In those contexts, tracing a letter with the body and sounding it aloud is used as a sensory-focused, experiential learning method. But in the approach I developed, the focus is not just on mimicking the letters with the body — the emphasis is on creativity. And that’s what bridges this work from a pedagogical context into artistic creation.
This workshop, while supporting physical development, coordination, balance, attention, memory, and cultural understanding, also activates each participant’s innate creative potential. In Turkey, a dominant mindset and deeply flawed pedagogical tradition have ingrained beliefs like “I can’t dance,” “I’m not talented,” or “It’s not for me.” However, when individuals experience movement in a judgment-free space, these beliefs begin to dissolve. As they see themselves dancing and succeeding, their self-confidence grows.
In Germany, on the other hand, there’s a long-standing tradition of inclusive, socially aware pedagogical policy. Across the country, there’s a vast infrastructure that allows people of all ages to engage with any art form to whatever degree they wish. This infrastructure doesn’t make art or artists elite — rather, it prioritizes art under a large umbrella and keeps it accessible for all.
A Dance Language that Crosses Borders
My workshop Dancing with the Armenian Alphabet attracted interest from participants from different countries and cultural backgrounds. Over the course of a month-long series, participants learned the letters and embodied them through spatial movement. Later, I invited them to explore the flow and structure offered by each letter — whether harmoniously or disruptively — through deconstructive movement research. I left the choice to them because I believe that each body’s unique creative potential is expressed when the individual listens to their own curiosity and needs, transforming movement into dance.
From Berlin to Istanbul
After hosting the workshop at Tatwerk Performative Forschung in Berlin, I later organized a session during one of my visits to Istanbul, at Çatı Contemporary Dance Association. With every new iteration, I found myself excited by the evolving possibilities within the method — even as an instructor. This curiosity led me to explore other alphabets: Japanese, Runic, Sumerian, Nazcan, and even further back to pictograms — the earliest forms of visual writing.
Over time, I began offering these alphabet-based dance workshops in universities, community organizations, and online during the pandemic. I came to deeply understand that alphabets are, in fact, bodies that carry the past into the present. These visual languages — shaped across different regions and eras — have transmitted knowledge, perception, time, and experience, just like our bodies do.
Our body is our home — the space we inhabit throughout life. Days, weeks, and months passed, but I still couldn’t feel at home in Germany. Many people around me shared that same feeling. Alongside all this, there was another fire burning inside me. Deep in my heart, I knew that the workshops and performances I was doing were most needed in Turkey. The work Dancing with the Armenian Alphabet, as well as the broader creative dance practices that form its foundation, could play a vital role in Turkey. By recognizing creative dance — alongside folk dance and ballet — as a legitimate, contemporary form of expression, we could foster healthier body awareness, support gender equality, and improve the quality of life for everyone. For these reasons, I returned to Istanbul without much hesitation.
As soon as I came back, colleagues around me started asking, “Why did you return?” I told them about my goals and intentions.
When the Word “Armenian” Was Removed
In his book Writing: The Memory of Humanity, French poet, writer, linguist, and educator Georges Jean explains that whenever people have felt the need to record and preserve fleeting moments in the flow of history, writing became a necessity — almost a law. He also notes that the royal scribe who knew how to write always had a say in power structures.
I began to hear that in academia, even words like democracy and creativity were increasingly discouraged. Some friends told me that during the final review of their theses, advisors asked them to remove such terms. It seemed censorship had reached academia too, especially as the relationship between media and political power solidified.
In 2018–2019, I conducted field research for a second thesis focused on creative dance pedagogy. The phrase Dancing with the Armenian Alphabet was politely modified by my advisor, who was also the head of the dance department, saying, “Let’s just call it ‘Dancing with Alphabets.’” The word Armenian was removed. Creative dance — a practice with a theoretical foundation dating back to the 1920s and one of the roots of dance therapy — was also dismissed, with arguments like, “Is there such a thing as non-creative dance?”
Up until that point, I had never felt the need to define myself ethnically within the profession I had chosen — art, which encompasses all languages, religions, races, and cultures. But faced with these censorships and this approach, I was shocked. Inside, a voice echoed: “This would never happen in Berlin. Where have I come back to?” Although I accepted these exclusions at the time, perhaps out of confusion, they were clear warnings of the challenges I would continue to face.
Gandhi’s words still resonate: “Be the change you wish to see in the world.” As our need for honest, inclusive, peace-centered expression and action grows, art is waiting to connect with us — to serve as a tool for healing the wounds shaped by both family and educational systems.
Maybe today is your first moment of contact. Perhaps you’ll put down this article, pick a letter from any alphabet that comes to mind, and draw it in the air at your own rhythm. Maybe you’ll even stand up and use both arms to dance with another letter. After all, dance is one of the strongest signs that we are still alive.
My workshop, which began with the Armenian alphabet and expanded to include all alphabets from past and present, continues to bring together curious participants through various centers and institutions. It draws attention in international academic and artistic circles, but it also awaits local teachers — right here — who are interested in using it as a teaching method for language and literacy in schools.
-

Toprağın Damarları
Yönetmen: Lerna Babikyan
Kurgu: Volkan Ergen
Performans: İpek Girgin, İdil Kadıoğlu, Burcu Ural İstanbul, 2020 -

Danstan Vazgeçmiyorum II
Geçen yazımda sizlere dansla tanışma yolculuğumdan ve bu işin eğitimimi almaya beni yönelten deneyimlerden bahsetmiştim, şimdi yolculuğu aktarmaya kaldığı yerden devam ediyorum…
Evet, yıl 2001di ve ben modern dans bölümü lisans öğrencisiydim. Okula girdiğim ilk yıl İngilizcem daha iyi olsun diye hazırlık sınavından kendimi bilerek bırakmıştım. Bir yıl boyunca okula İngilizce için gidip geldim. Bu arada tam yeni mezun olmuşken yeniden okula başlamam ailemde şaşkınlık yaratmıştı. Annem böyle bir yükü yeniden dört yıl boyunca nasıl kaldıracağını düşünürken, babam; kendinden beklenin aksine dans bölümüne girdiğime sevindiğini bildiren görüşünü paylaşmış ve kibarca aradan çekilmişti.
Birinci sınıfa ilk girdiğimde çok heyecanlıydım, tanıdığım, tanımadığım herkes çok özeldi benim için. Etrafa bakıyordum, ikinci üniversitem olduğundan benden daha genç öğrenciler vardı. Kıyafetler, saçlar, renkler, cinsel tercihler farklı, yenilikçi ve sıra dışıydı…Bu beni inanılmaz mutlu etti, farklı ve cıvıl cıvıl bir yerdeydim, harika dedim, doğru yerdeyim.
Okulumuz Türkiye’nin ilk konservatif olmayan, disiplinler arası sanat okuluydu. İlk krizlerimi temel tasarım dersinde perspektif çizmeyi öğrenmeye çalışırken yaşadım. Sanat&Tasarım Fakültesi için zorlu olan bu derste bileşik sanatlar bölümü öğrencisi dışında, çoğu öğrenci bana benzer deneyimler yaşıyordu ve çok zorlanıyordu, sonradan devreye biraz müzik tasarımı girdi de rahatladım. Performans yapabileceğimiz bir alandı ve ben saçlarımı taramanın çıkardığı ses üzerinden bir sunum yaptım. Meğer bu fikir 1920’de Amerika’da uygulanmış, yapılmış…olsun, öğrenciydim, öğreniyordum, deneyimliyordum ve bu harikaydı.
Günler bölüm başkanımızın sözlerini yaşam mottoma dönüştürmüş bir halde geçiyordu. Günlük dans dersim bale ve modern danstan oluşuyordu, 3 saatti ve ben çoğu dans sever arkadaşım gibi günde 8-9 saatimi okulda geçiriyordum. Kimi zaman izin alıp kabul edildiğim ek derslere giriyor, kimi zaman da üst sınıfların dersini izlerken bedenimi esnetip duruyordum. Hayatımda tek bir şey vardı artık “DANS”. Bölüme girer girmez diğer başka her şeyi arkama bile bakmadan bırakmıştım; oyunculuk, reklam görüşmeleri, müzik, yabancı diller, erkek arkadaşla da arada görüşsem yeterdi…hepsi ama hepsi bitmişti benim için. Oldukça tutucu bir şekilde sadece modern dansa, dans tiyatrosuna, modern dansa bağlanmıştım.
Ancak zamanla bazı gerçekler ortaya çıkmaya başladı. Bölüm ve eğitim sertti, çok çaba, emek ve adanmışlık istiyordu, ben hepsine razıydım ancak sosyal olarak oradaki arkadaş çevresinin doğal bir parçası değildim ve bu bazen çok üzücü olabiliyordu. Herkes dışardan çok tatlı ve ilginç görünüyordu ancak onlarla oturup konuşacak ortak bir konum yoktu, öncelik ve heyecanlarımız farklıydı. Ben artık 22 yaşındaydım ve o ana kadar eğlence hayatında merak ettiğim çoğu şeyi zaten yaşamıştım. Artık saçımı bölge bölge farklı renklere boyamak, kendimi kıyafetlerimle dışa vurmak ihtiyacım kalmamıştı. Her zaman akşam çıkıp dans etmeyi seviyordum ancak buradaki arkadaşların çoğu tekno müzik seviyor gibiydiler ve bu bana hiç uymuyordu.
Gün geçtikçe yaşamın neşesini hissedemiyor, kendi neşemi dışa yansıtamıyordum. Üstelik sırtımda 33 derece olan skolyoz görüntü olarak diğer dansçı arkadaşlardan beni oldukça farklı kılıyordu- ya da ben öyle sanıyor, bu görüntüden utanıyordum, ne yapsam değiştiremiyordum.
Artık kesindi, bu hikayenin yıldızı ben değildim. Benden çok daha yetenekli öğrenciler vardı, ben standart bir dansçıdan beklendiği oranda esnek de değildim, tüm bunlar yetmezmiş gibi eğitim süreçlerine dair aklıma yatmayan, haksız durumları eğitim fakültesinden mezun bir pedagog olarak sorguluyor, insan ve öğrenci haklarını kendimce gündeme getirip hatırlatıyordum etrafa. Ancak sesim fazla çıkmasa daha iyiydi, çünkü istekli dinleyici yoktu, ben de bir sürü sonra sustum, bıraktım ipin ucunu. Muhtemelen o dönem okulda çoğu eğitmen ve öğrencinin gözünde tüm bu halimle oldukça iticiydim. “Normal” iletişim kurabildiğim eğitmen ve öğrenci sayısı oldukça azdı. “Neden bacağını kafasına değdiren iyi dansçı etiketini alıyor “ diye sorguluyor, yıllar geçerken pek kimse umursamasa da kendi cevaplarımı buluyordum…”önemli olan ne yaptığın değil, neden yaptığın, nasıl yaptığın, bundan asla vazgeçme ! ”
– sonradan dünyanın başka yerlerinde aynı benim gibi düşünen dans sanatçıları da olduğunu keşfettim, ancak bunu anlatan kitabın karşıma çıkması için en az beş yıl daha beklemem gerekiyordu–
Okulda iyi şeyler de oluyordu elbet, bölüm başkanımız ara ara büyük emeklerle Abd, Avrupa, İngiltere ve Japonya’dan farklı dans tekniklerini öğreten misafir sanatçılar getiriyordu, sanki dans, dans tarihi, Avrupa dans sahneleri önümüze gelmişti, biz de içinde bu eğitmenler sayesinde dans ediyorduk. Aynı şekilde Türkiye’de doğup yurtdışında eğitim almış nice bağımsız sanatçı, akademisyen, o dönem yetişmekte olan araştırma görevlileri de kimi zaman küçük bütçelere, çoğunlukla gönüllü hem çalışıyor hem de eğitmenlik deneyimi kazanıyordu.
Ben eğitmenlik diplomam ve geçmişteki bale kursu deneyimim ile çeşitli okulöncesi kurumlarda dans eğitmeni olarak çalışmaya başlamış, cep harçlığımı çıkarır olmuştum. Yazları da biriktirdiğim paranın üzerine ailemin desteğini ekleyerek yine Avrupa’daki dans festivallerine gidiyor. 10-15 gün içinde farklı derslere girip, ek eğitimler alıyor, yeni gösterileri izliyordum, elbette bütün param o sürecin sonunda bitmiş oluyordu.
2. sınıfın sonlarına doğru kendimde ve dansımda bir gariplik hissetmeye başladım. Bizden eğitimin ilk yıllarında beklendiği gibi kalıplar, kurallar, formlar, çizgiler dahilinden dans etmeye çalışıyordum. Doğaçlama dersleri benim için biraz azdı…Nasıl bilmiyorum birden Çatı Dans Sanatçıları Derneğini hatırladım, dansa ilk oradaki eğitmenlerle başlamıştım ve İstanbul’da yerlerini tesadüfen buldum, ya da oradan birileri ile karşılaştım da bana o zaman Sadri Alışık sokakta yer alan stüdyoyu gösterdi, tam hatırlayamıyorum.
Ancak 3. Ve 4. Sınıftayken okul dersleri bitince Çatı’daki derslere gitmeye başladım, arada geçen yaz tatillerini de orada değerlendirdim. Misafir eğitmenlerin hem atölye hem de hazırladıkları gösterilerine katıldım dansçı olarak. Bedenim tekrar nefes almaya başlamış ve “ben”le dolmuştu… Orada kendimi evimde hissetmem fazla zaman almadı. Üstelik buradaki arkadaşlar çok farklı yaşlardan, farklı meslek gruplarından, iletişimde okul arkadaşlarıma göre çok daha açık insanlardı…Diyebilirim ki Anadolu gibi, Anadolu kadar çeşitlilerdi, halktan insanlardı ve ben bunu seviyordum. İnsanların sadece diplomaları, maddiyatları, sosyal çevreleri olmadığı inancım o mekan sayesinde perçinlendi, kendi adıma bunun ne kadar engin olduğunu deneyimledim, etrafımızdaki insanların nasıl zenginlikler olduğunu gördüm…
Okulda 10 kişi başladığımız sınıf, yıllar içinde elenen, sınıfta kalan, vazgeçenler sonucu dört yılın sonunda tek mezununu verdi. O da bendim. Hatırladıkça o günleri gözlerim hala dolar, sadece sevgiden…Lisans eğitimim boyunca sakatlık, hastalık diyelim toplam devamsızlığım 10 günü geçmedi. Eğitimin hiçbir anından ne olursa olsun, ne kadar zorlansam da dans derslerimden ayrı kalmak istemedim.
Okulda en sevdiğim ders Dans Kompozisyonu oldu. 2 sınıfta, dans bölümüne girmeden önce devam ettiğim tiyatro oyunculuk ve yönetmen yardımcılığı deneyimlerimin benden bıraktığı etkiden habersiz olarak bir restaurant’da yemek yiyen çiftin hikayesini anlattığım koreografinin sunumu sonrası bundan ne kadar keyif aldığımı ve içimdeki konuya dair olan potansiyeli fark ettim, aynı hissi sunumu izleyen birkaç eğitmenimin de yüzünde gördüm. Ve sonra koreografi yapmaya olan ilgim, uzunca bir süre dansçı olmaktan çok daha fazla beni heyecanlandırdı.
Eğitimimi boyunca müthiş dans eğitmenlerim oldu. Onlar neredeyse çocuk yaştan itibaren bu sanatın içinde yoğrulmuş, Türkiye’nin ve Dünya’nın en önemli sahnelerinde, en önemli dans topluluklarında baş dansçı olarak dans etmiş, en az 25-30 yıllık mesleki deneyimleri ile karşımda duran hazinelerdi. Geyvan Mc Millan, Zeynep Tanbay, Uğur Seyrek, Oktay Keresteci, Nur Berkan, Zeynep Gündür ve daha niceleri…Bugün onları hatırladıkça kültür ve sanatta devamlılığın önemini çok daha iyi anlıyor, bu değerli deneyimi benim gibi pek çok öğrencinin yaşayabilmesini diliyorum.
2006 yılı geldiğinde, 4 yılı tamamlayıp mezun oldum. Belki siz okuyucunun beklemediği şekilde tek isteğim danstan uzaklaşmak, bir süre hiç hareket etmemek oldu.
-

Var Yok
Konsept, koreografi, dans : Lerna Babikyan
Ses Kurgu: Korhan Erel
Saat, takvim ve çeşitli anma günleri ile zamanı bölüp bir anı bir diğerinden daha değerli kılmaya çalışıyor; hatta bazı anları sonsuza dek tutmaya çalışıyoruz…Tüm bu çaba, plan ve mecburiyetler içinde ne kadar kendimiziz ? Zaman var mı gerçekten ? Varsa nereye bakıp anlamalıyız ? İçimize mi dışımıza mı ?….

-

Danstan Vazgeçmiyorum I
Sanırım 19 yaşındaydım, oynadığım ilk reklam filminden kazandığım para ile o yaz bir hafta boyunca Bodrum’da gerçekleşecek olan Çağdaş Dans Atölyesine kaydolmuştum. Haberi alan büyükannelerimden biri-ki bu aynı evde yaşadığımız için çok uzun sürmemişti- atölyenin, beni Bodrum’da dansöz yapıp satmaya yaracağına dair bir inanç geliştirmiş ve bu doğrultuda aile içinde panik yaratmaya başlamıştı bile. Evde kimi doğru, kimi yanlış derken, o sırada bizle yaşamayan babama telefonlar açılıyor, yaklaşan tehlike(!) rapor halinde sunuluyordu. Bense ilk gençliğin verdiği rüzgarı açık yelkenlerime doldurmuş, olduğum yerde çoktan yola çıkmıştım bile.
Neyse ki annem sağduyulu biriydi. Elbette ki Bodrum’da ilk yalnız kalışım olacağı için o da biraz tedirgindi ancak genç bir bireyin hayallerinin bastırılmaması gerektiğinin bilincindeydi, mantıklı bir insan olarak bir çözüm buldu. O yaz Bodrum’a birlikte gittik, bir hafta sonu boyunca hem orada beni kalacağım yere yerleştirdi, hem atölyenin eğitmenleri, diğer katılımcıları ile tanıştı. Pazar akşamı İstanbul’a dönüş otobüsüne binmeden önce biraz da denize girip keyif yaptı ve gözü arkada kalmadan beni orada bıraktı.
O yaz yaşamımda benim için yeni bir sayfa açıldı ve tüm bunlar sadece bir haftada oldu…
Çalışma alanına girdiğimde bedeninin güçlendiren, esneten ancak hiçbir estetik forma girmeyen insanlar görüyordum…Çizgiler, siluetler, gölgeleri, bedenler ki bu kişilerin kimi oyuncu, kimi dansçı, kimi benim gibi yeni kimi de deneyimli amatör insanlardı…Herkes çalışma başlamadan önce bedeninin, zihnini, ruhunu yeni başlayacak çalışmaya hazırlıyordu…O güne kadar hiç kendi iradesi ile, kendi halinde, kimseye ispat çabası olmadan bedeni ile, sanat için uğraşan insanlar görmemiştim…Çok etkilendim ve orada bana da bir alan olduğunu hissetim…
Atölyede günler fiziksel olarak biraz zorlayıcı ancak bilmediğim keyif ve tatta geçiyordu, hayatımda ilk kez bulunduğum Ege’nin bu kıyısında her sabah koşu ile başlıyor sonra denize atlayıp en yakında adaya yüzüp geri geliyor, ardından dans stüdyosuna girip sabah egzersizlerini yapıyorduk. Verdiğimiz öğle arasından sonraki bölüm ise mekan ve coğrafyada yaratıcılık çalışmaları ve çeşitli araştırmalar ile geçiyordu. Bir gün taş ocakları önüne gelip “haydi arkadaşlar kendinize bir yer seçin, çalışın, 15 dakika sonra birbirimizi izleyeceğiz tek tek” dendiğinde sanırım bu kelimeleri, böyle bir mekanda daha önce hiç bir arada duymamanın şaşkınlığını yaşıyordum. Etrafıma baktığımda benden başka kimsenin yüzünde bir soru işareti görmedim ve hiçbir şey anlamadığımı belli etmemeye karar verdim. Gelmiştim bir kere oraya ve öyle ya da böyle bir şey yapacaktım. Ama ne ? Bunu ben de bilmiyordum…
Herkes çok kısa süre içinde dağıldıktan sonra ben etrafa baktım, nereden çıktı bilmem, kafama bir poşet geçirdim, sandaletlerimi çıkardım ve denize doğru “arınma, arınma “ diye bağırıp durdum, şimdi başlangıç ve bitiş detaylarını hatırlayamadığım bu ilk mekan çalışmam o sırada oradaki deneyimli sanatçı arkadaşlar tarafından beğenildi. Tam olarak ne yaptığımı bilmesem de içime sinen ve içimde bilmediğim bir alandan gelen bu performans, bu ifade; sonrasında beni “Ben bu işin okulunu okumalıyım” düşüncesine itti. Kesinlikle daha çok çalışmak, daha çok şey öğrenmek ve daha mükemmel olmak istiyordum.
Bir haftalık bu çağdaş dans atölyesi ileriki günlerde aynı kondisyon ve şaşırtan doğaçlama, yaratıcılık ve mekan çalışmaları ile devam etti. Ben denizin, tuzun, tozun, gün batımlarının, tarihin, rüzgarın koynunda dansa bulaştım…
Annemle zaman zaman telefonda konuştuk, her gece çok mutlu ve huzurlu uydum, yeni dostluklar edindim, yeni bakış açıları gördüm, keşfettim ve en önemlisi bedenimin taşıdığı potansiyel ile tanıştım.
O yaz büyülendim…
İstanbul’a dönüşte bu büyüyü bir tarafa bıraktım, her şeyi unutup önce o sırada 3. Sınıf öğrencisi olduğum üniversiteden mezun olmaya karar verdim. Bunun için çalıştım, ancak daha çok sabrettim… Dansla dolu, tam istediğim gibi bir hayat için biraz daha bekleyebilirdim…Kendimi okul dışında bale, gitar kursu ve tiyatro-oyunculuk çalışmaları ile bir nebze daha oyaladım diyebilirim, artık bana hiçbir şey eskisi gibi tat vermiyor, dansın yerini hiçbir şey tutmuyordu. Tam olarak aşık olmuştum.
2001 yılı gelip eğitim fakültesinden mezun olduğumda, ilk işim Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat Tasarım Fakültesi, Dans programı sınavlarına girmek oldu. 3 gün süren atölye çalışması sonrasında kendi koreografimi sundum. Sınavlardan geçer not alıp her bir eğitmeni ile ayrı ayrı tanışma heyecanı, hayranlığı duyduğum bölüme kabul edildim
Böylece yaşamımda yeni bir macera başladı…
