Tag: Lerna Babikyan

  • Danstan Vazgeçmiyorum II

    Danstan Vazgeçmiyorum II

    Geçen yazımda sizlere dansla tanışma yolculuğumdan ve bu işin eğitimimi almaya beni yönelten deneyimlerden bahsetmiştim, şimdi yolculuğu aktarmaya kaldığı yerden devam ediyorum…

    Evet, yıl 2001di ve ben modern dans bölümü lisans öğrencisiydim. Okula girdiğim ilk yıl İngilizcem daha iyi olsun diye hazırlık sınavından kendimi bilerek bırakmıştım. Bir yıl boyunca okula İngilizce için gidip geldim. Bu arada tam yeni mezun olmuşken yeniden okula başlamam ailemde şaşkınlık yaratmıştı. Annem böyle bir yükü yeniden dört yıl boyunca nasıl kaldıracağını düşünürken, babam; kendinden beklenin aksine dans bölümüne girdiğime sevindiğini bildiren görüşünü paylaşmış ve kibarca aradan çekilmişti.

    Birinci sınıfa ilk girdiğimde çok heyecanlıydım, tanıdığım, tanımadığım herkes çok özeldi benim için. Etrafa bakıyordum, ikinci üniversitem olduğundan benden daha genç öğrenciler vardı. Kıyafetler, saçlar, renkler, cinsel tercihler farklı, yenilikçi ve sıra dışıydı…Bu beni inanılmaz mutlu etti, farklı ve cıvıl cıvıl bir yerdeydim, harika dedim, doğru yerdeyim.

    Okulumuz Türkiye’nin ilk konservatif olmayan, disiplinler arası sanat okuluydu. İlk krizlerimi temel tasarım dersinde perspektif çizmeyi öğrenmeye çalışırken yaşadım. Sanat&Tasarım Fakültesi için zorlu olan bu derste bileşik sanatlar bölümü öğrencisi dışında, çoğu öğrenci bana benzer deneyimler yaşıyordu ve çok zorlanıyordu, sonradan devreye biraz müzik tasarımı girdi de rahatladım. Performans yapabileceğimiz bir alandı ve ben saçlarımı taramanın çıkardığı ses üzerinden bir sunum yaptım. Meğer bu fikir 1920’de Amerika’da uygulanmış, yapılmış…olsun, öğrenciydim, öğreniyordum, deneyimliyordum ve bu harikaydı.

    Günler bölüm başkanımızın sözlerini yaşam mottoma dönüştürmüş bir halde geçiyordu. Günlük dans dersim bale ve modern danstan oluşuyordu, 3 saatti ve ben çoğu dans sever arkadaşım gibi günde 8-9 saatimi okulda geçiriyordum. Kimi zaman izin alıp kabul edildiğim ek derslere giriyor, kimi zaman da üst sınıfların dersini izlerken bedenimi esnetip duruyordum. Hayatımda tek bir şey vardı artık “DANS”. Bölüme girer girmez diğer başka her şeyi arkama bile bakmadan bırakmıştım; oyunculuk, reklam görüşmeleri, müzik, yabancı diller, erkek arkadaşla da arada görüşsem yeterdi…hepsi ama hepsi bitmişti benim için. Oldukça tutucu bir şekilde sadece modern dansa, dans tiyatrosuna, modern dansa bağlanmıştım.

    Ancak zamanla bazı gerçekler ortaya çıkmaya başladı. Bölüm ve eğitim sertti, çok çaba, emek ve adanmışlık istiyordu, ben hepsine razıydım ancak sosyal olarak oradaki arkadaş çevresinin doğal bir parçası değildim ve bu bazen çok üzücü olabiliyordu. Herkes dışardan çok tatlı ve ilginç görünüyordu ancak onlarla oturup konuşacak ortak bir konum yoktu, öncelik ve heyecanlarımız farklıydı. Ben artık 22 yaşındaydım ve o ana kadar eğlence hayatında merak ettiğim çoğu şeyi zaten yaşamıştım. Artık saçımı bölge bölge farklı renklere boyamak, kendimi kıyafetlerimle dışa vurmak ihtiyacım kalmamıştı. Her zaman akşam çıkıp dans etmeyi seviyordum ancak buradaki arkadaşların çoğu tekno müzik seviyor gibiydiler ve bu bana hiç uymuyordu.

    Gün geçtikçe yaşamın neşesini hissedemiyor, kendi neşemi dışa yansıtamıyordum. Üstelik sırtımda 33 derece olan skolyoz görüntü olarak diğer dansçı arkadaşlardan beni oldukça farklı kılıyordu- ya da ben öyle sanıyor, bu görüntüden utanıyordum, ne yapsam değiştiremiyordum.

    Artık kesindi, bu hikayenin yıldızı ben değildim. Benden çok daha yetenekli öğrenciler vardı, ben standart bir dansçıdan beklendiği oranda esnek de değildim, tüm bunlar yetmezmiş gibi eğitim süreçlerine dair aklıma yatmayan, haksız durumları eğitim fakültesinden mezun bir pedagog olarak sorguluyor, insan ve öğrenci haklarını kendimce gündeme getirip hatırlatıyordum etrafa. Ancak sesim fazla çıkmasa daha iyiydi, çünkü istekli dinleyici yoktu, ben de bir sürü sonra sustum, bıraktım ipin ucunu. Muhtemelen o dönem okulda çoğu eğitmen ve öğrencinin gözünde tüm bu halimle oldukça iticiydim.  “Normal” iletişim kurabildiğim eğitmen ve öğrenci sayısı oldukça azdı. “Neden bacağını kafasına değdiren iyi dansçı etiketini alıyor “ diye sorguluyor, yıllar geçerken pek kimse umursamasa da kendi cevaplarımı buluyordum…”önemli olan ne yaptığın değil, neden yaptığın, nasıl yaptığın, bundan asla vazgeçme ! ”

    – sonradan dünyanın başka yerlerinde aynı benim gibi düşünen dans sanatçıları da olduğunu keşfettim, ancak bunu anlatan kitabın karşıma çıkması için en az beş yıl daha beklemem gerekiyordu

    Okulda iyi şeyler de oluyordu elbet, bölüm başkanımız ara ara büyük emeklerle Abd, Avrupa, İngiltere ve Japonya’dan farklı dans tekniklerini öğreten misafir sanatçılar getiriyordu, sanki dans, dans tarihi, Avrupa dans sahneleri önümüze gelmişti, biz de içinde bu eğitmenler sayesinde dans ediyorduk. Aynı şekilde Türkiye’de doğup yurtdışında eğitim almış nice bağımsız sanatçı, akademisyen, o dönem yetişmekte olan araştırma görevlileri de kimi zaman küçük bütçelere, çoğunlukla gönüllü hem çalışıyor hem de eğitmenlik deneyimi kazanıyordu.

    Ben eğitmenlik diplomam ve geçmişteki bale kursu deneyimim ile çeşitli okulöncesi kurumlarda dans eğitmeni olarak çalışmaya başlamış, cep harçlığımı çıkarır olmuştum. Yazları da biriktirdiğim paranın üzerine ailemin desteğini ekleyerek yine Avrupa’daki dans festivallerine gidiyor. 10-15 gün içinde farklı derslere girip, ek eğitimler alıyor, yeni gösterileri izliyordum, elbette bütün param o sürecin sonunda bitmiş oluyordu.

    2. sınıfın sonlarına doğru kendimde ve dansımda bir gariplik hissetmeye başladım. Bizden eğitimin ilk yıllarında beklendiği gibi kalıplar, kurallar, formlar, çizgiler dahilinden dans etmeye çalışıyordum. Doğaçlama dersleri benim için biraz azdı…Nasıl bilmiyorum birden Çatı Dans Sanatçıları Derneğini hatırladım, dansa ilk oradaki eğitmenlerle başlamıştım ve İstanbul’da yerlerini tesadüfen buldum, ya da oradan birileri ile karşılaştım da bana o zaman Sadri Alışık sokakta yer alan stüdyoyu gösterdi, tam hatırlayamıyorum.

    Ancak 3. Ve 4. Sınıftayken okul dersleri bitince Çatı’daki derslere gitmeye başladım, arada geçen yaz tatillerini de orada değerlendirdim. Misafir eğitmenlerin hem atölye hem de hazırladıkları gösterilerine katıldım dansçı olarak. Bedenim tekrar nefes almaya başlamış ve “ben”le dolmuştu… Orada kendimi evimde hissetmem fazla zaman almadı. Üstelik buradaki arkadaşlar çok farklı yaşlardan, farklı meslek gruplarından, iletişimde okul arkadaşlarıma göre çok daha açık insanlardı…Diyebilirim ki Anadolu gibi, Anadolu kadar çeşitlilerdi, halktan insanlardı ve ben bunu seviyordum. İnsanların sadece diplomaları, maddiyatları, sosyal çevreleri olmadığı inancım o mekan sayesinde perçinlendi, kendi adıma bunun ne kadar engin olduğunu deneyimledim, etrafımızdaki insanların nasıl zenginlikler olduğunu gördüm…

    Okulda 10 kişi başladığımız sınıf, yıllar içinde elenen, sınıfta kalan, vazgeçenler sonucu dört yılın sonunda tek mezununu verdi. O da bendim. Hatırladıkça o günleri gözlerim hala dolar, sadece sevgiden…Lisans eğitimim boyunca sakatlık, hastalık diyelim toplam devamsızlığım 10 günü geçmedi. Eğitimin hiçbir anından ne olursa olsun, ne kadar zorlansam da dans derslerimden ayrı kalmak istemedim.

    Okulda en sevdiğim ders Dans Kompozisyonu oldu. 2 sınıfta, dans bölümüne girmeden önce devam ettiğim tiyatro oyunculuk ve yönetmen yardımcılığı deneyimlerimin benden bıraktığı etkiden habersiz olarak bir restaurant’da yemek yiyen çiftin hikayesini anlattığım koreografinin sunumu sonrası bundan ne kadar keyif aldığımı ve içimdeki konuya dair olan potansiyeli fark ettim, aynı hissi sunumu izleyen birkaç eğitmenimin de yüzünde gördüm. Ve sonra koreografi yapmaya olan ilgim, uzunca bir süre dansçı olmaktan çok daha fazla beni heyecanlandırdı.

    Eğitimimi boyunca müthiş dans eğitmenlerim oldu. Onlar neredeyse çocuk yaştan itibaren bu sanatın içinde yoğrulmuş, Türkiye’nin ve Dünya’nın en önemli sahnelerinde, en önemli dans topluluklarında baş dansçı olarak dans etmiş, en az 25-30 yıllık mesleki deneyimleri ile karşımda duran hazinelerdi. Geyvan Mc Millan, Zeynep Tanbay, Uğur Seyrek, Oktay Keresteci, Nur Berkan, Zeynep Gündür ve daha niceleri…Bugün onları hatırladıkça kültür ve sanatta devamlılığın önemini çok daha iyi anlıyor, bu değerli deneyimi benim gibi pek çok öğrencinin yaşayabilmesini diliyorum.

    2006 yılı geldiğinde, 4 yılı tamamlayıp mezun oldum. Belki siz okuyucunun beklemediği şekilde tek isteğim danstan uzaklaşmak, bir süre hiç hareket etmemek oldu.

  • Var Yok

    Var Yok

    Konsept, koreografi, dans : Lerna Babikyan

    Ses Kurgu: Korhan Erel

    Saat, takvim ve çeşitli anma günleri ile zamanı bölüp bir anı bir diğerinden daha değerli kılmaya çalışıyor; hatta bazı anları sonsuza dek tutmaya çalışıyoruz…Tüm bu çaba, plan ve mecburiyetler içinde ne kadar kendimiziz ? Zaman var mı gerçekten ? Varsa nereye bakıp anlamalıyız ? İçimize mi dışımıza mı ?….

  • Danstan Vazgeçmiyorum I

    Danstan Vazgeçmiyorum I

    Sanırım 19 yaşındaydım, oynadığım ilk reklam filminden kazandığım para ile o yaz bir hafta boyunca Bodrum’da gerçekleşecek olan Çağdaş Dans Atölyesine kaydolmuştum. Haberi alan büyükannelerimden biri-ki bu aynı evde yaşadığımız için çok uzun sürmemişti- atölyenin, beni Bodrum’da dansöz yapıp satmaya yaracağına dair bir inanç geliştirmiş ve bu doğrultuda aile içinde panik yaratmaya başlamıştı bile. Evde kimi doğru, kimi yanlış derken, o sırada bizle yaşamayan babama telefonlar açılıyor, yaklaşan tehlike(!) rapor halinde sunuluyordu. Bense ilk gençliğin verdiği rüzgarı açık yelkenlerime doldurmuş, olduğum yerde çoktan yola çıkmıştım bile.

    Neyse ki annem sağduyulu biriydi. Elbette ki Bodrum’da ilk yalnız kalışım olacağı için o da biraz tedirgindi ancak genç bir bireyin hayallerinin bastırılmaması gerektiğinin bilincindeydi, mantıklı bir insan olarak bir çözüm buldu. O yaz Bodrum’a birlikte gittik, bir hafta sonu boyunca hem orada beni kalacağım yere yerleştirdi, hem atölyenin eğitmenleri, diğer katılımcıları ile tanıştı. Pazar akşamı İstanbul’a dönüş otobüsüne binmeden önce biraz da denize girip keyif yaptı ve gözü arkada kalmadan beni orada bıraktı.

    O yaz yaşamımda benim için yeni bir sayfa açıldı ve tüm bunlar sadece bir haftada oldu…

    Çalışma alanına girdiğimde bedeninin güçlendiren, esneten ancak hiçbir estetik forma girmeyen insanlar görüyordum…Çizgiler, siluetler, gölgeleri, bedenler ki bu kişilerin kimi oyuncu, kimi dansçı, kimi benim gibi yeni kimi de deneyimli amatör insanlardı…Herkes çalışma başlamadan önce bedeninin, zihnini, ruhunu yeni başlayacak çalışmaya hazırlıyordu…O güne kadar hiç kendi iradesi ile, kendi halinde, kimseye ispat çabası olmadan bedeni ile, sanat için uğraşan insanlar görmemiştim…Çok etkilendim ve orada bana da bir alan olduğunu hissetim…

    Atölyede günler fiziksel olarak biraz zorlayıcı ancak bilmediğim keyif ve tatta geçiyordu, hayatımda ilk kez bulunduğum Ege’nin bu kıyısında her sabah koşu ile başlıyor sonra denize atlayıp en yakında adaya yüzüp geri geliyor, ardından dans stüdyosuna girip sabah egzersizlerini yapıyorduk. Verdiğimiz öğle arasından sonraki bölüm ise mekan ve coğrafyada yaratıcılık çalışmaları ve çeşitli araştırmalar ile geçiyordu. Bir gün taş ocakları önüne gelip “haydi arkadaşlar kendinize bir yer seçin, çalışın, 15 dakika sonra birbirimizi izleyeceğiz tek tek” dendiğinde sanırım bu kelimeleri, böyle bir mekanda daha önce hiç bir arada duymamanın şaşkınlığını yaşıyordum. Etrafıma baktığımda benden başka kimsenin yüzünde bir soru işareti görmedim ve hiçbir şey anlamadığımı belli etmemeye karar verdim. Gelmiştim bir kere oraya ve öyle ya da böyle bir şey yapacaktım. Ama ne ? Bunu ben de bilmiyordum…

    Herkes çok kısa süre içinde dağıldıktan sonra ben etrafa baktım, nereden çıktı bilmem, kafama bir poşet geçirdim, sandaletlerimi çıkardım ve denize doğru “arınma, arınma “ diye bağırıp durdum, şimdi başlangıç ve bitiş detaylarını hatırlayamadığım bu ilk mekan çalışmam o sırada oradaki deneyimli sanatçı arkadaşlar tarafından beğenildi. Tam olarak ne yaptığımı bilmesem de içime sinen ve içimde bilmediğim bir alandan gelen bu performans, bu ifade; sonrasında beni “Ben bu işin okulunu okumalıyım” düşüncesine itti. Kesinlikle daha çok çalışmak, daha çok şey öğrenmek ve daha mükemmel olmak istiyordum.

    Bir haftalık bu çağdaş dans atölyesi ileriki günlerde aynı kondisyon ve şaşırtan doğaçlama, yaratıcılık ve mekan çalışmaları ile devam etti. Ben denizin, tuzun, tozun, gün batımlarının, tarihin, rüzgarın koynunda dansa bulaştım…

    Annemle zaman zaman telefonda konuştuk, her gece çok mutlu ve huzurlu uydum, yeni dostluklar edindim, yeni bakış açıları gördüm, keşfettim ve en önemlisi bedenimin taşıdığı potansiyel ile tanıştım.

    O yaz büyülendim…

    İstanbul’a dönüşte bu büyüyü bir tarafa bıraktım, her şeyi unutup önce o sırada 3. Sınıf öğrencisi olduğum üniversiteden mezun olmaya karar verdim. Bunun için çalıştım, ancak daha çok sabrettim… Dansla dolu, tam istediğim gibi bir hayat için biraz daha bekleyebilirdim…Kendimi okul dışında bale, gitar kursu ve tiyatro-oyunculuk çalışmaları ile bir nebze daha oyaladım diyebilirim, artık bana hiçbir şey eskisi gibi tat vermiyor, dansın yerini hiçbir şey tutmuyordu. Tam olarak aşık olmuştum.

    2001 yılı gelip eğitim fakültesinden mezun olduğumda, ilk işim Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat Tasarım Fakültesi, Dans programı sınavlarına girmek oldu. 3 gün süren atölye çalışması sonrasında kendi koreografimi sundum. Sınavlardan geçer not alıp her bir eğitmeni ile ayrı ayrı tanışma heyecanı, hayranlığı duyduğum bölüme kabul edildim

    Böylece yaşamımda yeni bir macera başladı…

  • Alternatif Eğitim ve Yaratıcı Dans

    Alternatif Eğitim ve Yaratıcı Dans

    Bu yıl gerçekleşen Alternatif Eğitim Konferansı hem açılışında hem de atölyelerinde yaratıcı dans ve hareket çalışmalarına yer vererek ülkemiz eğitimi için hem yeni hem de merak uyandıran bu alanın bilinirlik ve görünürlüğünün artmasına aracı oldu.

    Katılımcılara birlikte açılış etkinliği olarak uyguladığımız Braindance çalışması ilgiyle karşılandı, uygulama sürecinde Türkiye ve Dünya’nın çeşitli yerlerinden konferansa katılan farklı yaş ve eğitim grubundan katılımcı keyifle beden ve zihin ısınmasını sağlayan bu hareketleri uygularken bedenleri ile bağ kurmuş oldular. Çoğunlukla oturdukları yerden yaptıkları bu çalışma sonucunda konferansa daha zinde başladılar, dinleme süreleri arttı, dikkatleri gelişti.

    Çalışmadan aldıkları keyfin yanında; kimi zaman sosyal normlar kimi zaman da yüksek sanatsal-yaratıcı beklentilerden dolayı kısıtlanan, sınırlanan dans eyleminin aslında temelde ne kadar doğal ve yapılabilir, geliştirilebilir olduğunu anladılar.

    Günlük yaşamlarına kolayca uygulayabilecekleri; beden ve ruh sağlıklarını olumlu yönde etkileyebilecek bu çalışmanın biraz farkındalık, destek ve kararlı bir emek süreci ile kitlelere ulaşabildiğinde daha huzurlu, mutlu ve bilinçli bir toplum olabileceğimizi düşünüyorum. Bu düşüncem yaratıcı dans dersleri için de geçerli.

    Sanatsal ustalık kaygısı taşımadan eğitim, terapi ya da hobi amaçlı kullanabilen yaratıcı dans; duygu, düşünce ve kavramları hareket ve dansla ifade edebilmemiz için bize alan açar. Bu esnada hareket kapasitemizi iyileştirir ve geliştirir. Bir sanat formu olarak; rekabetten uzak, bireysel farklılıkları destekleyici, algılamaya yönelik odağı ile yaratıcılık, problem çözme, işbirliği gibi duygusal ve zihinsel beceriler de fiziksel becerilerin yanında geliştirir.(Mac Donald, 1991)

    Bütünsel bir eğitim programı beden ve zihin arasındaki bağı kurup, bu bağı güçlendirip onu hissetmekten geçer. Miller(1988),  bize çocuk için birbiri ile bağlantılı bir evren algısının öneminden bahseder. Burada esas olan; içte duygu, düşünce, inanç ve yargılar dışta ise hareket ve davranışların birbiri ile tutarlı olmasıdır. Yaratıcı dans bu noktada iyi bir dengeleyici ve dışavurum aracı olarak, fizikselin ötesinde tüm varlığı sürece katarak devreye girer. Sadece yaratıcı dansı deneyimlemiş olan çocuklar/yetişkinler onun fiziksel, zihinsel ve duygusal etkilerini içsel olarak da deneyimlemiş olurlar. Çünkü sadece yapılan her hareket deneyimi gerçekten içselleşir, içte yankı bulur. Yaratıcı dans üzerine uzun ve derin konuşmalar yapılabilir ancak işin aslı onu deneyimlemekten geçer.

    Dimondstein(1974)’a göre yaratıcı dans aynı zamanda sembolojik bir dildir, her çocuğun algıladıklarının bedenine yansıması ve ona özgü hareketin dışa vurumudur. Yaratıcı dans eğitmenin derste kullandığı bir müzik, şiir, resim de ayrıca esin kaynağı olabilir. Bunu yaparken farklı dans ve hareket tekniklerinden faydalanır.  

    Bir öğrenme yöntemi olarak öğrenme süreçlerine uyarlanabilen yaratıcı dans(Gardener, Howard 1985) Alternatif Eğitimde Yaratıcı Dansın Kullanımı başlıklı atölye ile Alternatif Eğitim Konferansında yer aldı. Yurtiçi ve yurtdışından 20-50 yaş aralığı içinden pek çok farklı eğitmenlik tecrübesine sahip olan öğretmen, yönetici ve öğrenci katıldı…Hepsi hareketin, dansın nasıl eğitimde kullanılabileceğine dair bilgi ve deneyim kazanmak istiyorlardı…

    Süreçte dans edildi, sorular soruldu, cevaplar bulundu, dinlendi, denendi ve yaşandı…Beden ve hücrelere geçen bu ilk deneyim katılımcılar üzerinde merak ve gelecek için heves uyandırdı.

    Katılımcıların kullanabilmesi, farklı seviyelere adapte edebilmesi adına ilköğretim üçüncü sınıf, hayat bilgisi dersinden “Güneş Sistemi ve Gezegenler” konusu seçildi. Yerel ve yetişkin katılımcıların yanında bir çocuk ve yurtdışından bir katılımcıya geçen atölye; Türkçe ve İngilizce çeviri ile ilerlerken süreçte herkes hem egzersizlere katılma hem de izleyici olma imkanı buldu. Deneyimli öğretmenler ve öğrenciler, yeni mezun öğretmenlerin, branş eğitmenlerinin yer aldığı atölye katılımcıların gözlem ve geri bildirimler ile zenginleşti.

    Atölyeye katılmak, gezegenleri bedenle yaşamak, onların hız ve yapılarını anlamak tüm bu bilgileri dansla dışa vurmak algı süreçlerine bedeni, ritmi, dansı, hareketi, grup çalışmasını katarak bütünsel bir öğrenme fırsatı sundu. Atölyede uygulanan doğaçlama, anlık kompozisyon ve koreografi çalışmaları, önce kağıda ve/veya resme aktarılan duygu ve düşüncelerin sonra dansla yansıtılması katılımcıların kendi bünyelerinde var olan ancak belki bilmedikleri, belki yeterince kullanma şans ve alanına sahip olmadıkları; ancak hala var olan onlara özgü yaratıcı ifade alanını görünürlüğüne dair cesaretlendirici bir kapı açtı…

    Peki bu kapı kalıcı bir değişim için yeterli midir ? Kanımca değildir…Dans ya da bir başka sanat dalı ile eğitimde eleştirel düşünebilen, yaratıcı, özgüvenli bireylerin oluşmasına katkıda bulunmak uzman sanatçı ve eğitmenler tarafında öğrencilere uygulanacak, yıllara yayılmış düzenli çalışmalar ile gerçekleşir. Düzen de devam ve kararlılık ile yerleşik hale gelir, elbette öz korunarak süreç içinde gerektiğinde çağdaş yeniliklere, eklemelere açık da kalabilerek.

    Bu noktada Alternatif Eğitim konferansının ülkemiz eğitim vizyonu adına iyi bir lokomotif olabileceği kanısındayım. Bu yıl konferansa gösterilen yoğun ilgi benim için umut verici oldu, pek çok veli ve eğitimci var olan eğitim sisteminin yanında farklı ve yeni bakış açılarının çocukların bugün ve yarınına olası katkılarını duymak, anlamak için salonda hazır bulundular. Konuşmacılara alternatif eğitim uygulamaları, örnekleri ve felsefesi hakkında sorular yönelttiler. İnanıyorum ki ilerde üretme, anlama, aktarma konularında çok daha çalışkan ve aktif olacağız.

    Bu yıl olduğu gibi her yıl düzenlenebilip vizyon ve deneyim sahibi akademisyen, uzman eğitimci ve alternatif eğitim için örnek teşkil edebilecek uygulayıcıların katılımlarının, sunumlarının aktarılabilmesi hızla değişen dünya dinamikleri içinde yeni eğitim yöntem ve tarzları ile ilerleyebilmek adına son derece önemli. Gerçek olan şu ki sadece ülkemizde değil tüm dünyada aynı anda çok olumlu olayın yanında bizleri umutsuzluğa sevk edebilecek olaylar da olmakta. Eğer olumlu gelişmeleri destekleyen, olumsuzluklar karşısında da ders çıkarıp ilerleyebilen bir bakış açısı üzerinden eğitim sistemimizi yapılandırabilirsek hem biz hem de çocuklarımız çok daha huzurlu olacak. Artık hem bizlerin hem de dünyanın geleceği için esas olan yer yüzündeki yaşamı ve çocukları koruyan, varlığın özüne saygı duyan, her bireyin yapıcı potansiyellerini geliştirebilmesine alan açabilen, demokratik, eşitlikçi, katılımcı eğitim.

    Kaynakça

    Dimonstein, Geraldine. (1971). Children dance in the classroom. New York: MacMillan Publishing.

    Gardner, Howard. (1985). Frames of mind: The theory of multiple intelligence. New York: Basic Books.

    Miller, John. (1988). The holistic curriculum. Toronto: OISE Press.

    Mac Donald(1991) Creative Dance in Elementary Schools: A Theoretical and Practical Justification; Canadian Journal of Education / Revue canadienne de l’éducation, Vol. 16, No. 4(Autumn, 1991), pp. 434-441Published

  • Yan Yana 

    Yan Yana 

    Müzisyen Özün Usta ile yaşamın canlılık ve gelişimini onurlandırmak üzere yapılmış, interaktif ve doğaçlama bir performanstır.

  • Aphatos

    Aphatos

    Konsept, koreografi, performans: Lerna Babikyan
    Afiş tasarımı: Alper Akçay
    Fotoğraf: Oğuz Meriç, Sedat Anday

    Konuşurken ve susarken söyledikleri/söylemedikleri arasında sıkışmış iki karakterin yakınlaşma, uzaklaşma ve çözülme süreçlerine dair bir dans ve performanstır. Sözel olarak ifade edilemeyenlerin bedende neye dönüştüğünü araştıran eser; interaktif yapısı ile her seferinde farklı paylaşımlara aracı olur.

  • Alternatif Eğitim Alternatif Yaşam

    Alternatif Eğitim Alternatif Yaşam

    Yazı yazma süreci ile bir hareket/dans parçası çıkarmak arasındaki  ortak  noktaları  keşfettiğim  şu günlerde sıcak sebebi ile yavaşlayan algı ve düşünce süreçlerime rağmen bu yazıyı yazmaya niyet ediyorum. Tek nefes aldığım  yer  evimin diğer balkonlara iki kol mesafesinde olan balkonu, eşlikçilerim ise kağıt ve kalemim dışında taze naneli bir bardak soğuk su ile yelpazem.

    İstanbul-Berlin uçuşu ile başlayan bu yolculuk tamamen kişisel merak ve ilgilerim doğrultusunda kış süresince yapılandı. İnternette mail grubuna  üye olduğum Alternatif Eğitim neydi? Sanırım beni başta en çok ”alternatif” kelimesi cezbediyordu, sonrasında araştırıp okudukça demokratik eğitim, demokratik okullar, özgür okullar gibi yeni kavramlar karşıma çıktı. Merak ettim ve daha çok araştırmaya başladım. Kalkedon Yayınların’dan Matt Hern’in editörlüğünde çıkan Alternatif Eğitim isimli kitap pek çok farklı deneyimi ve makaleyi barındırıyordu; kitabı okudukça benim bu konuda farkındalığım arttı ve gittikçe başka bir eğitimin mümkün olduğundan daha emin oldum.

    Fakat sadece okumak bana yetmedi. Gidip görmeliydim, orada neler oluyordu, alternatif okullarda neler oluyordu, yerinde görmeliydim.

    Bu amaçla internette yaptığım araştırmalar sonucu New York Albany’de Alternative Education Resource Organisation tarafından haziran ayında düzenlenecek konferansı bulmuştum fakat bir süre sonra çeşitli sebeplere bu hayalim suya düştü. Kaçırdığı konferanslar ve atölye çalışmalarına üzülen ben bir süre sonra aynı konferansın Avrupa ayağını buldum. Konferans; genel amacı Avrupa merkez olmak üzre dünyadaki tüm demokratik eğitim faaliyetlerini  desteklemek,  demokratik  okul kurucuları, eğitmenleri, öğrencileri, veliler arasında iletişim ağı oluşturmak ve demokratik eğitim ile ilgilenen kişi ve kurumlara teorik, pratik bilgi aktarımı sağlamak olan EUDEC-European Democratic Education Organisation- tarafından düzenleniyordu.

    Peki neydi bu demokratik eğitim?

    Demokratik eğitim her çocuğun neyi, nasıl, nerede, ne zaman ve kimden öğreneceğinin seçme hakkını sadece çocuğa veren bir sistemdi. Okullarda gerekli kurallar, kararlar, okul yönetimi, işleyişi- kimi zaman bütçe de dahil olmak üzere- çocuklar tarafından belirleniyordu. Yaş, cinsiyet, din, dil ayrımı olmaksızın her hafta düzenlenen okul parlamentosu toplantılarında her çocuk eğitmenler ve okul danışmanları ile eşit söz söyleme hakkına sahipti.

    Demokratikokullar, demokratiktoplumsisteminin

    bir aynası gibiydiler ve burada da demokratik bir toplumda olması gereken karar sürecine katılım, eşitlik, bilgiye erişebilirlik gibi temel öğeler uygulanıyordu.

    Konferans süresince Kanada’da demokratik bir okuldan mezun olan ve şu anda üniversite eğitimine devam eden bir öğrencinin söyledikleri hiç aklımdan çıkmadı: ”Biz her gün okula gidip o gün ne yapmak istediğimizi kendimize soruyorduk ve istediğimiz doğrultuda çalışıyorduk. Bu bir müzik projesi olabileceği gibi matematik dersi, yabancı dil veya heykel çalışması olabilirdi. Bazen canımız bir şey yapmak istemiyordu. Ama bu da bir deneyimdi ve şunu öğrendik: Hayatta kimse elimizden tutup da “gel sen bunu yap, şunu yap, senin yolun bu, senin için en doğrusu bu” demeyecekti. Bunu biz bulmalıydık. Kendi yaşam kararlarımızdan, eylemlerimizdenbiz sorumluyduk vebelkidedemokratik okulda en çok bunu öğrendik: kendi yaşamımız için sorumluluk almayı.

    Geleneksel eğitim sistemi sınavlar arasında sıkışarak geçirilen çocukluk dönemi sonrası çoğu zaman tercih edilmeyen meslekler ile sona eriyordu.Aileler, öğrenciler küçük yaştan itibaren ilköğretimi, liseyi ve üniversiteyi bitirmeye odaklanıyor; sınavlarda yeterli puanı almayan öğrenci toplum ve eğitim sistemi tarafından “ başarısız” olarak yaftalanırken tüm bu süreç sonrasında “başarılı” olanlar ise bir an şaşırıp kalıyorlardı. “Ben ne yapacağım şimdi?”, “ben gerçekten ne yapmak istiyorum?” ve hatta “ben kimim, ben ne severim, benim ilgilerim neler gerçekte?” gibi soruları ancak geleneksel eğitim sisteminden çıktıktan sonra kendilerine sorabiliyorlardı. Ve gerçekten hayatta başarı ve mutluluk matematik, fen, sosyal, tarih, coğrafya gibi derslerin belli konularını bilmek ile mi ilgiliydi? Sanırım pek çok okuyucu bu soruya kendi eğitim geçmişi ve bugününe bakarak samimi cevaplar verebilir.

    İşte demokratik eğitim bu sorulardan hareketle dünya üzerinde yapılandı ve sistemin dışladığı, başarısız atfettiği öğrencilerin bile doğru yaklaşımlarla başarılı olabileceğini savundu. Alternatif eğitimciler hayatta başarı ve mutluluğun ancak her bireyin/öğrencinin kendi tekliğini/eşsizliğini fark etmesi ve kendine ait hayatın amacını, kendi yolunu araştırıp keşfetmesi ile mümkün olabileceğine inanan bir sistem oluşturdular.

    Bugün çoğu demokratik okulda sınav yoktur, çoğunlukla sınav olmak isteyen öğrenciler ise, bu isteklerini eğitmenlere bildirirler. Öğrenciler girecekleri dersleri seçme hakkına ya da istedikleri bir kurs açmaya, bu kursun ya da dersin eğitmeninin seçme hakkına sahiptir. Okullardaki genel sosyal yaşam çevreye, çokkültürlü yaşama, çocuk ve insan haklarına duyarlı bir pratik içermektedir.

    Eudec 2008

    Almanya’nın Leipzig şehrine ulaştığımda çok heyecanlıydım, uzun zamandır beklediğim süreç başlamak üzereydi. Gerekli kayıt işlemlerinden sonra ufak bir kutu içinden üç adet kağıt seçmem istendi. Bu kağıtlardan birinde hemen ertesi sabah altı ile sekiz arası mutfak yardımı ve diğer günlerde kimi zaman  konferanslarla çakışan çadır alanı ve okulun güvenliği gibi görevler yazıyordu. Neden acaba geldiğim günün hemen ertesinde sabah erkenden uyanmalıyım diye bir an için düşünsem de ertesi sabah altıda mutfakta kahvaltının hazırlanmasına yardım ediyordum. Önce yadırgasam da kısa sürede benimsediğim bu uygulama hem süreç içinde organizasyon komitesinin yükünü biraz olsun hafifletmiş hem de biz katılımcıların organizasyona imece usulü katılımımızı sağlamıştı. Konferansları birlikte dinlediğimiz gibi, yemeklerimizi de hepimiz için, birlikte pişirdik, eşyalarımızın güvenliğinden hepimiz sorumlu olduk. Zaten demokrasinin önemli unsurlarından biri de aktif katılımdı ve biz de tam bunu yapıyorduk işte!

    Ben yanımda çadır ve mat taşımak istemediğim için nerede kalacağım sorulduğunda konaklama ile bağdaştırmamama rağmen “okul” seçeneğini seçmiştim. “Okul” girişinde hemen elime bir uyku tulumu ve bir mat verildi ve ikinci kata çıkmam söylendi.

    Konaklama son derece basitti. İkinci kata çıktıktan sonra sağımda ya da solumda bulunan sınıflardan birine girecek, sıra ve sandalyeleri kenara  çekip  kendime  bir yer açacaktım. Ben de öyle yaptım; mat ve uyku tulumumu uygun bir yere koydum. 10 gün boyunca burada yatacaktım ve buna alışmam lazımdı. Önce biraz yadırgasam da sonrasında gelen yeni “ oda” arkadaşlarım ile birlikte 10 kişilik bir “sınıf” oluvermiştik bile. Zamanla birbirimize ve sınıfa o kadar alıştık ki, bir süre sonra evine dönen sağımda yatan bayanın sonrasında yerindeki boşluk bana ailemden birini kaybetmişim hissi verdi. Ne kadar da çabuk alışıyorduk birbirimize

    Genel olarak on günlük konferans süreci ikiye ayrılmıştı. İlk beş gün program açıktı. ”Açık” şu anlama geliyordu: katılımcılar kendi çalışmaları, merakları ve becerileri doğrultusunda konuşmalar, atölye çalışmaları düzenleyeceklerdi, tek yapmaları gereken panoya ad ve soyadları ile birlikte içerik detayını saat ve yer belirterek panoya asmaları idi. Kimi zaman bir ya da birkaç konuşmacı liderliğinde geçen konferanslar olabildiği gibi karşılıklı sohbet şeklinde geçenler de olabiliyordu. İlk başta algılayamadığım ve hatta yeterince ciddi bulmadığım bu programa ben de zamanla adapte oldum; çocuklarla ve yetişkinlerle yaptığım yaratıcı dans atölyeleri ile benim de bu sürece bir katkım oldu. Verilen bir günlük aradan sonra demokratik eğitim alanında tecrübeli yönetici, eğitimci akademisyenlerin konuşmacı olarak katıldığı ikinci bölüm başladı.

    İsrail Demokratik Eğitim Enstitüsünden Eyal Ram, 1989 yılında İsrail’de açılan ilk demokratik okulu ve sonrasında ülkede eğitim alanında yaşanan değişim sürecini bizimle paylaşırken İngiltere’deki Summerhill okullarının yöneticisi Zoe Readhead babası A.S. Neill tarafından yaklaşık yüz yıl önce kurulan ilk demokratik okulu ve bu sürecin neden bu kadar uzun süre devam ettiğini hem felsefe hem de okul işleyişi ve öğrenciler açısından değerlendirerek bize aktardı.

    Avrupa, Amerika, Uzakdoğu gibi farklı kıtalardan gelen demokratik okul sahipleri de kendi okullarını tanıtarak bizlere deneyimlerini aktardılar. İngiltere’nin Devon şehrinde bulunan Sand School’un kurucusu David Gribble, “Çocuklar Değil Büyükler Savaşları Başlatır” başlıklı konferansında çoğu yetişkinin  yaşları ilerledikçe görme ve duyma duyularının

    yanı sıra düşünme yetilerini, empati  yeteneklerini ve açık fikirliliklerini kaybettiklerinden  bahsetti.  Bu tutum toplumdaki hoşgörüyü azaltmakta ve ayrımcılığı arttırmakta idi. Mevcut okul sistemi de maalesef bu doğrultuda bireyler yetiştirmeye hizmet ediyordu; bireyci, kıyas ve rekabete yönelik, meta  ve üretim yerine tüketim eğilimli. Bir açıdan genç beyinler, yetişkinler dünyasına küçük yaştan adapte ediliyordu.

    Tabii ki, demokratik eğitim sadece okul sürecini kapsamıyordu işin içine göçmenlerin eğitiminde demokrasi, eğitmen eğitiminde demokratik yaklaşımlar, çok kültürlü ortamlarda eğitim gibi pek çok başka önemli alt başlık da vardı. Tüm bunlar  belli kurallar konarak uygulanmaya niyet edilebildi, fakat kuralları koyduktan sonra uygulama demokrasi kültürünün işleyebilmesi ile ilgiyidi.

    Hamburg Göçmenler Enstitüsü dahilinde kurulan Demokratik Pedagoji grubu temsilcileri ise son 40 yılda Almanya’ya göç eden pek çok farklı ülkeden göçmenin yakın geçmişte yaşadıkları problemleri ele aldılar. Uzunca bir süre bir göçmen ülkesi olduğunu kabul etmeyen Almanya’da yerel vatandaşlar hep çalışmak için gelen göçmenlerin bir gün ülkelerinden ayrılacaklarını düşündü. Fakat geçen yıllar içinde göçmenler Almanya’yı terk etmediği gibi toplum tarafından da kabul sorunu görüp tam olarak bir kültürel entegrasyon yaşayamadılar. Her ne kadar Alman dil ve kültürüne yönelik kurslar açıldı ise de, göçmenler ve yerel halk aynı ülkenin vatandaşı olarak birbirlerini görmek yerine uzun süre yabancı olarak kaldı. Parantez içinde belirtmeliyim ki bu konferansı dinlerken aklıma şöyle bir soru geldi: acaba devlet, göçmenler için kültürel adaptasyon kursları açarken yerel halk içinde göçmenler için adaptasyon kursu açmış mıydı? Diyalog çift taraflı, karşılıklı idi ve sadece tek bir tarafın diğerini anlaması karşılıklı iletişim içerisinde eksik kalıyordu. Sanırım bir başka konferansta benzer sağduyulara sahip olduğumuz Berlinli bir öğretmen, Türk öğrencilerin anadillerini teneffüslerde konuşmalarının yasaklanması yerine, neden ilgili Alman öğrenciler için Türkçe dil dersleri açılmadığını, belki bu öğrencilerin Türk arkadaşları ile onların anadilinde sohbet etmek isteyebilecekleri fikrini savundu. Ne güzel! Akılın yolu bir midir bilmiyorum ama dünyanın her yerinde insan yüreğinin yolu birdi, onu dinleyenler için.

    Sonuç

    Yaşanan on günlük süreç sonrası Eudec 2008, demokratik eğitime dair pek çok konuşma, paylaşım ve geleceğe dair olumlu niyetlerle sona erdi.

    Önümüzdeki yıl Polonya’da yapılacak olan 2009 konferansı için işbölümleri şimdiden yapılmaya başlanırken hepimiz arkamızda yeni dostlular ve güzel hatıralar bırakarak bir sonraki muhtemel buluşmaya kadar vedalaştık. Artık ülkemize dönüyorduk ve şimdi ilgilenecek kişilerle bu bilgileri paylaşma, uygulama ve değişim zamanıydı

  • Song

    Song

    Eser, Anadolu kuşları, mitolojiler ve Ermeni Alfabesin’den esinlenerek 2006 yılında yapılmıştır.

    Koreografi: Lerna Babikyan
    Dansçılar: Ceren Oran, Utku Demirkaya, Seçil Kaynarkan, Yeşim Tuncay, Pelin Naipoğlu, Ufuk Şenel ve Lerna Babikyan