Category: Turkish

  • Yeni bir hayatta bütünlüğü aramak: Sınırlar ve ince çizgiler

    Yeni bir hayatta bütünlüğü aramak: Sınırlar ve ince çizgiler

    İngiltere’nin küçük bir köyünde hayata yeniden başlıyorum, buraya taşındığımı eşimle kurduğumuz baş başa hayatla birlikte yeni yeni anlamaya başlıyorum. Günlerce yağan yağmurları şükran içinde izliyorum bazen de yağmur altında yürüyüşlere çıkıyorum, su elementi ile temas etmek zihnimi berraklaştırıyor. Beklenmedik yerlerde birikip akan su yollarını, bir yudum almak için bir anda su birikintisine temas eden kızılgerdan kuşunu gözlemliyorum. Suya yansıyan bulutların hareketini yeryüzünden izliyorum; bu gözlemler sırasında akan su sesinin etkisini, içimdeki suların akışını bedenimde fark etmek beni rahatlatıyor, kaslarımdaki gerginlikler yerini daha yumuşamış dokulara bırakıyor. Ardından güneş açıyor, ışığın değişiminin arazide ve bende yarattığı hisleri, yaşamı algılama şeklimdeki değişimleri, farklı canlıların suyla olduğu gibi ışıkla da olan değişken ilişkilerini gözlemliyorum. Kimi zaman bedenimi ağaçların, dalların, çalıların hareketine bırakıp salınıyorum, savruluyorum doğada özgürce. Bedenimle, duyularımla doğanın eş bir parçası olarak var olduğumu hissetmek içimdeki güven ve bütünlük hissini güçlendirdiği gibi, sahiplik ve iktidar kavramlarının olmadığı bu alanda türlerle birlikte eşit yaşamı paylaşmak zorlu anlar karşısında direncimi arttırıyor.

    Londra gibi bilindik bir metropol yerine, beni tepeler arasında küçük bir köye getiren ilk sebep ekolojik bakış açısı üzerine kurumsallaşan, yüksek lisansımı yaptığım okul. Burada yukarıda deneyimlediğim ekosomatik hareket pratikleri ve ilgili literatür ile tanıştım. Ekosomatik çalışmaların amacı insanın bedeni ile doğa arasında farkındalık temelli bir bağı yeniden canlandırmak. Bugüne kadar ana akımda doğada çoğunlukla süregelen çalışmaların aksine ekosomatik pratikte ne bedenimiz ne de doğa, yaratıcılık gelişimi ya da iyi hissetme hali için bir araç olarak kullanılıyor; onun yerine birbirine eş bir yaşam deneyiminin nasıl bir şey olduğunu hissetmek, yeniden birbirine içten ve özden bağlı olduğunu hatırlamak önceleniyor. Bu esnada fark ettiğimiz yeni bakış açıları ile yaratıcılığımızın gelişmesi ve iyi hissetmek de mümkün tabi.

    Aynı zamanda bir deneyimsel öğrenme pratiği de olan ekosomatik çalışmalar duyusal farkındalık ve empati gibi beceriler geliştirdiği, öteki ile kaybolan bağı yeniden kurabilmeye kaynaklık edebildiği için dans alanının yanı sıra, psikoloji, eğitim, sanat terapisi, iyileştirici mimari tasarım, iklim aktivizmi vb alanlarda uzmanları tarafından dünyada yaygınlaşarak kullanılıyor.

    Ben de 2015 yılından bu yana İstanbul’da yürüttüğüm Yaratıcı Dans Eğitmen Eğitimi Atölyesi’ni, aldığım eğitimin etkisi ile 2024 yılı itibari ile ekoloji temelli olarak uygulamaya başladım. Hibrit olarak ilerleyen programın çevrimiçi buluşmalarından birinde su ayısının hareketlerini ve bedensel özelliklerini öğrencilerime paylaşıyordum. Kısa bir süre sonra bir öğrencim ağlamaya başladı; ilk anda görüntüsünü sevmediği bu canlıya geliştirdiği önyargı ve mesafeden kendi adına çok pişmanlık duydu ve günlük yaşamın koşturması içinde ne kadar çok benzeri önyargılı deneyimler ile hem bireysel hem de toplumsal alanlarda birbirimizi dışladığımızın acısını bu yüzleşme üzerinden yaşadı. Hem çok zarif hem de güçlü bir kadın olan öğrencim muhtemelen o gün kendisi dışında başka kişilerin de duyarsız, yargılayıcı hallerini üstlenmişti. Ders onun su ayısına yazdığı şiir ile tamamlandı, hepimizin gözleri ıslanmıştı, bu sefer şefkatten…

    Ekosomatik pratikler

    Şefkat sadece bir duygu değil, yaşamlarımızı olumlu anlamda dönüştüren bir eylemlilik hali. Şefkat temelli ekosomatik pratikler ise insanlık için aslında hiç de yeni bir keşif değil. Tarihin farklı dönemlerinde yaşayan yerleşik toplumlarda, özellikle toprakları ve kültürleri sömürgeciler tarafından işgal edilip yok edilmeden önce, bedenleri ve çevreleri ile olan bütüncül ilişkilerinin çok canlı, farkındalık ve karşılıklı bir duyarlılık üzerine kurulu olduğunu gerek bugüne ulaşmayı başarabilen üretim şekilleri, sanat eserleri, gerekse yaşam biçimleri ve ritüellerinden biliyoruz. Bu toplulukların bedeni iyileşme, üretim, hasat, yas tutma, geçiş ve kutlama seremonilerinde dansla, hareketle, ritimle ve şarkılarla birlikte kullanmaları kendi bedenleri ile olan ilişkilerinin bütünsel sağlığına katkıda bulunurken bir yandan da  topluluk içinde insan olan ve olmayan canlılarının bedenleri arasında ilişkinin yaşamsal önemini, bedenler arası bağları canlandırarak yeniden hatırlatıyordu.

    Beden- doğa ilişkisinin kaybolması

    Zaman içinde insanlar göç ettikçe ya da ettirdikçe, onlara her anlamda kaynaklık eden topraklarından uzak düştükçe, bazı ritüeller kayboldu, bazıları ise form değiştirdi, bireyin kendisi ve çevresi ile ilişki kurma biçimi değişti. Bu değişim ve kayıpların yansımaları toplumsal yaşamda da kendini gösterdi. Var olanı yok edip, kendi sistemini dayatan sömürgeci kapitalist düzen, patriyarkal varoluş hali ekonomide, kültürde kısacası yaşamın her alanında kendisinin ve sadece kendi onayından geçen kişi ve pratiklerin var olmasına alan açıyor. Bazen bu baskı ülke sınırlarını da aşarak, sahip olunan ekonomik, askeri güce, mevcut güç ilişkilerine göre diğer ülkeleri de kendi kültürü ile işgal edebiliyor. Dışlananlara sunulan haklar ise kapsayıcılık altında bir lütuf gibi yine küçük bir azınlığa ulaşabiliyor. 

    Yazımı tamamlarken ikinci ve yeni memleketimdeki ilk ötekilik deneyiminden de kısaca bahsetmek istiyorum. Otuz yıla yaklaşan temelde dans eğitmenliği merkezinde gelişen kariyerimi yanıma alarak yeni bir ülkeye geliyorum. Kendimi yerleşik hissetmeye başladığım bu sonbahar ile birlikte kimsenin beni bilmediği, tanımadığı bir köyde her şeye yeniden başlıyorum; Türkiye’de yaklaşık on sene önce ara verdiğim, ilişki kurma biçimimi değiştirme ihtiyacı hissettiğim çocuk dans dersleri, çocuk ve ebeveyn dersleri, yapmayı bildiğim en iyi işler olduğu için onlarla ilk adımlarımı atıyorum bu bilinmez alana. Çalışmalarım henüz yeni başlamama rağmen ilgiyle takip ediliyor.

    Geçtiğimiz günlerden birinde dansla ilgili bir kitap tanıtım etkinliğine gittim, sonrasında, bölgenin önde gelen dans okullarından birinin sahibi olan İngiliz bir kadınla karşılaştım, önceden tanışıklığımız sebebi ile kısaca sohbet ettik. Bir anda bana benim vermeye başladığım derslerden bahsetmeye başladı ve hemen sonra ekledi “senin atölye broşürlerini bizim ders verdiğimiz mekânlara da koysana, bizim o kadar çok öğrencimiz var ki, bazılarını geri çevirmek durumunda kalıyoruz yer olmadığından, onları senin derslerine yönlendiririz” dedi gülmekle kükremek arasında. Farklı yerlerinde değişik vurgular olan bu söylem gecenin karanlığında asılı kaldı; bu duyarlı ve şefkatli bir davet mi, yoksa bölgesel ticari hükümdarlığının altını çizip, bu alana sadece onun izin verebileceği kadar girebileceğimin bir hatırlatması mıydı ? O gece beni eve bırakan deneyimli ve güvendiğim bir meslektaşımla bu monoloğu paylaştığımda insanların işleri için farklı personalar taşıyabileceğini belirtti. Türkiye’de tanıdık olduğum bu durumun İngiltere’de zarafet ve zekaya bürünmüş hali ile karşılaştım sanki. Belli ki beden odaklı çalışmalar yürüten her insan aynı duyarlılığa sahip olamıyor. 

    Ertesi gün uyandığımda sesimi daha gür çıkarmaya karar verdim. Bu kararım rekabet ve ispat amacı taşımaktan daha ziyade kendime bir dua; korkmamaya, varlığımdan utanmamaya ve en güçlü, bedenlenmiş halim ile birikimlerimle, yaratıcılığımla yola devam edeceğime olan inancım oldu. Umut ediyorum ki bu dua ihtiyacı olan, sistemin dışına itilmiş, varlığı, üretimleri yok sayılmış, ötekileştirilmiş her bir bireye ulaşsın.

    Bu yazı Agos Haftalık gazetede yayımlanmıştır; https://www.agos.com.tr/tr/yazi/36379/yeni-bir-hayatta-butunlugu-aramak-sinirlar-ve-ince-cizgiler?fbclid=IwY2xjawOiTi9leHRuA2FlbQIxMABzcnRjBmFwcF9pZBAyMjIwMzkxNzg4MjAwODkyAAEe-Uw6UTl-sYu9oP5r9MR0F6j5S4EX3TJSDRsB03N-Trp0ZtCh8WP6zAMj_hQ_aem_FPTuKB7nNH8_oI-MPi37hA

  • Alternatif Eğitim, Alternatif Yaşam

    Yazı yazma süreci ile bir hareket/dans parçası çıkarmak arasındaki  ortak  noktaları  keşfettiğim  şu günlerde sıcak sebebi ile yavaşlayan algı ve düşünce süreçlerime rağmen bu yazıyı yazmaya niyet ediyorum. Tek nefes aldığım  yer  evimin diğer balkonlara iki kol mesafesinde olan balkonu, eşlikçilerim ise kağıt ve kalemim dışında taze naneli bir bardak soğuk su ile yelpazem.

    İstanbul-Berlin uçuşu ile başlayan bu yolculuk tamamen kişisel merak ve ilgilerim doğrultusunda kış süresince yapılandı. İnternette mail grubuna  üye olduğum Alternatif Eğitim neydi? Sanırım beni başta en çok ”alternatif” kelimesi cezbediyordu, sonrasında araştırıp okudukça demokratik eğitim, demokratik okullar, özgür okullar gibi yeni kavramlar karşıma çıktı. Merak ettim ve daha çok araştırmaya başladım. Kalkedon Yayınların’dan Matt Hern’in editörlüğünde çıkan Alternatif Eğitim isimli kitap pek çok farklı deneyimi ve makaleyi barındırıyordu; kitabı okudukça benim bu konuda farkındalığım arttı ve gittikçe başka bir eğitimin mümkün olduğundan daha emin oldum.

    Fakat sadece okumak bana yetmedi. Gidip görmeliydim, orada neler oluyordu, alternatif okullarda neler oluyordu, yerinde görmeliydim.

    Bu amaçla internette yaptığım araştırmalar sonucu New York Albany’de Alternative Education Resource Organisation tarafından haziran ayında düzenlenecek konferansı bulmuştum fakat bir süre sonra çeşitli sebeplere bu hayalim suya düştü. Kaçırdığı konferanslar ve atölye çalışmalarına üzülen ben bir süre sonra aynı konferansın Avrupa ayağını buldum. Konferans; genel amacı Avrupa merkez olmak üzre dünyadaki tüm demokratik eğitim faaliyetlerini  desteklemek,  demokratik  okul kurucuları, eğitmenleri, öğrencileri, veliler arasında iletişim ağı oluşturmak ve demokratik eğitim ile ilgilenen kişi ve kurumlara teorik, pratik bilgi aktarımı sağlamak olan EUDEC-European Democratic Education Organisation- tarafından düzenleniyordu.

    Peki neydi bu demokratik eğitim?

    Demokratik eğitim her çocuğun neyi, nasıl, nerede, ne zaman ve kimden öğreneceğinin seçme hakkını sadece çocuğa veren bir sistemdi. Okullarda gerekli kurallar, kararlar, okul yönetimi, işleyişi- kimi zaman bütçe de dahil olmak üzere- çocuklar tarafından belirleniyordu. Yaş, cinsiyet, din, dil ayrımı olmaksızın her hafta düzenlenen okul parlamentosu toplantılarında her çocuk eğitmenler ve okul danışmanları ile eşit söz söyleme hakkına sahipti.

    Demokratikokullar, demokratiktoplumsisteminin

    bir aynası gibiydiler ve burada da demokratik bir toplumda olması gereken karar sürecine katılım, eşitlik, bilgiye erişebilirlik gibi temel öğeler uygulanıyordu.

    Konferans süresince Kanada’da demokratik bir okuldan mezun olan ve şu anda üniversite eğitimine devam eden bir öğrencinin söyledikleri hiç aklımdan çıkmadı: ”Biz her gün okula gidip o gün ne yapmak istediğimizi kendimize soruyorduk ve istediğimiz doğrultuda çalışıyorduk. Bu bir müzik projesi olabileceği gibi matematik dersi, yabancı dil veya heykel çalışması olabilirdi. Bazen canımız bir şey yapmak istemiyordu. Ama bu da bir deneyimdi ve şunu öğrendik: Hayatta kimse elimizden tutup da “gel sen bunu yap, şunu yap, senin yolun bu, senin için en doğrusu bu” demeyecekti. Bunu biz bulmalıydık. Kendi yaşam kararlarımızdan, eylemlerimizdenbiz sorumluyduk vebelkidedemokratik okulda en çok bunu öğrendik: kendi yaşamımız için sorumluluk almayı.

    Geleneksel eğitim sistemi sınavlar arasında sıkışarak geçirilen çocukluk dönemi sonrası çoğu zaman tercih edilmeyen meslekler ile sona eriyordu.Aileler, öğrenciler küçük yaştan itibaren ilköğretimi, liseyi ve üniversiteyi bitirmeye odaklanıyor; sınavlarda yeterli puanı almayan öğrenci toplum ve eğitim sistemi tarafından “ başarısız” olarak yaftalanırken tüm bu süreç sonrasında “başarılı” olanlar ise bir an şaşırıp kalıyorlardı. “Ben ne yapacağım şimdi?”, “ben gerçekten ne yapmak istiyorum?” ve hatta “ben kimim, ben ne severim, benim ilgilerim neler gerçekte?” gibi soruları ancak geleneksel eğitim sisteminden çıktıktan sonra kendilerine sorabiliyorlardı. Ve gerçekten hayatta başarı ve mutluluk matematik, fen, sosyal, tarih, coğrafya gibi derslerin belli konularını bilmek ile mi ilgiliydi? Sanırım pek çok okuyucu bu soruya kendi eğitim geçmişi ve bugününe bakarak samimi cevaplar verebilir.

    İşte demokratik eğitim bu sorulardan hareketle dünya üzerinde yapılandı ve sistemin dışladığı, başarısız atfettiği öğrencilerin bile doğru yaklaşımlarla başarılı olabileceğini savundu. Alternatif eğitimciler hayatta başarı ve mutluluğun ancak her bireyin/öğrencinin kendi tekliğini/eşsizliğini fark etmesi ve kendine ait hayatın amacını, kendi yolunu araştırıp keşfetmesi ile mümkün olabileceğine inanan bir sistem oluşturdular.

    Bugün çoğu demokratik okulda sınav yoktur, çoğunlukla sınav olmak isteyen öğrenciler ise, bu isteklerini eğitmenlere bildirirler. Öğrenciler girecekleri dersleri seçme hakkına ya da istedikleri bir kurs açmaya, bu kursun ya da dersin eğitmeninin seçme hakkına sahiptir. Okullardaki genel sosyal yaşam çevreye, çokkültürlü yaşama, çocuk ve insan haklarına duyarlı bir pratik içermektedir.

    Eudec 2008

    Almanya’nın Leipzig şehrine ulaştığımda çok heyecanlıydım, uzun zamandır beklediğim süreç başlamak üzereydi. Gerekli kayıt işlemlerinden sonra ufak bir kutu içinden üç adet kağıt seçmem istendi. Bu kağıtlardan birinde hemen ertesi sabah altı ile sekiz arası mutfak yardımı ve diğer günlerde kimi zaman  konferanslarla çakışan çadır alanı ve okulun güvenliği gibi görevler yazıyordu. Neden acaba geldiğim günün hemen ertesinde sabah erkenden uyanmalıyım diye bir an için düşünsem de ertesi sabah altıda mutfakta kahvaltının hazırlanmasına yardım ediyordum. Önce yadırgasam da kısa sürede benimsediğim bu uygulama hem süreç içinde organizasyon komitesinin yükünü biraz olsun hafifletmiş hem de biz katılımcıların organizasyona imece usulü katılımımızı sağlamıştı. Konferansları birlikte dinlediğimiz gibi, yemeklerimizi de hepimiz için, birlikte pişirdik, eşyalarımızın güvenliğinden hepimiz sorumlu olduk. Zaten demokrasinin önemli unsurlarından biri de aktif katılımdı ve biz de tam bunu yapıyorduk işte!

    Ben yanımda çadır ve mat taşımak istemediğim için nerede kalacağım sorulduğunda konaklama ile bağdaştırmamama rağmen “okul” seçeneğini seçmiştim. “Okul” girişinde hemen elime bir uyku tulumu ve bir mat verildi ve ikinci kata çıkmam söylendi.

    Konaklama son derece basitti. İkinci kata çıktıktan sonra sağımda ya da solumda bulunan sınıflardan birine girecek, sıra ve sandalyeleri kenara  çekip  kendime  bir yer açacaktım. Ben de öyle yaptım; mat ve uyku tulumumu uygun bir yere koydum. 10 gün boyunca burada yatacaktım ve buna alışmam lazımdı. Önce biraz yadırgasam da sonrasında gelen yeni “ oda” arkadaşlarım ile birlikte 10 kişilik bir “sınıf” oluvermiştik bile. Zamanla birbirimize ve sınıfa o kadar alıştık ki, bir süre sonra evine dönen sağımda yatan bayanın sonrasında yerindeki boşluk bana ailemden birini kaybetmişim hissi verdi. Ne kadar da çabuk alışıyorduk birbirimize

    Genel olarak on günlük konferans süreci ikiye ayrılmıştı. İlk beş gün program açıktı. ”Açık” şu anlama geliyordu: katılımcılar kendi çalışmaları, merakları ve becerileri doğrultusunda konuşmalar, atölye çalışmaları düzenleyeceklerdi, tek yapmaları gereken panoya ad ve soyadları ile birlikte içerik detayını saat ve yer belirterek panoya asmaları idi. Kimi zaman bir ya da birkaç konuşmacı liderliğinde geçen konferanslar olabildiği gibi karşılıklı sohbet şeklinde geçenler de olabiliyordu. İlk başta algılayamadığım ve hatta yeterince ciddi bulmadığım bu programa ben de zamanla adapte oldum; çocuklarla ve yetişkinlerle yaptığım yaratıcı dans atölyeleri ile benim de bu sürece bir katkım oldu. Verilen bir günlük aradan sonra demokratik eğitim alanında tecrübeli yönetici, eğitimci akademisyenlerin konuşmacı olarak katıldığı ikinci bölüm başladı.

    İsrail Demokratik Eğitim Enstitüsünden Eyal Ram, 1989 yılında İsrail’de açılan ilk demokratik okulu ve sonrasında ülkede eğitim alanında yaşanan değişim sürecini bizimle paylaşırken İngiltere’deki Summerhill okullarının yöneticisi Zoe Readhead babası A.S. Neill tarafından yaklaşık yüz yıl önce kurulan ilk demokratik okulu ve bu sürecin neden bu kadar uzun süre devam ettiğini hem felsefe hem de okul işleyişi ve öğrenciler açısından değerlendirerek bize aktardı.

    Avrupa, Amerika, Uzakdoğu gibi farklı kıtalardan gelen demokratik okul sahipleri de kendi okullarını tanıtarak bizlere deneyimlerini aktardılar. İngiltere’nin Devon şehrinde bulunan Sand School’un kurucusu David Gribble, “Çocuklar Değil Büyükler Savaşları Başlatır” başlıklı konferansında çoğu yetişkinin  yaşları ilerledikçe görme ve duyma duyularının

    yanı sıra düşünme yetilerini, empati  yeteneklerini ve açık fikirliliklerini kaybettiklerinden  bahsetti.  Bu tutum toplumdaki hoşgörüyü azaltmakta ve ayrımcılığı arttırmakta idi. Mevcut okul sistemi de maalesef bu doğrultuda bireyler yetiştirmeye hizmet ediyordu; bireyci, kıyas ve rekabete yönelik, meta  ve üretim yerine tüketim eğilimli. Bir açıdan genç beyinler, yetişkinler dünyasına küçük yaştan adapte ediliyordu.

    Tabii ki, demokratik eğitim sadece okul sürecini kapsamıyordu işin içine göçmenlerin eğitiminde demokrasi, eğitmen eğitiminde demokratik yaklaşımlar, çok kültürlü ortamlarda eğitim gibi pek çok başka önemli alt başlık da vardı. Tüm bunlar  belli kurallar konarak uygulanmaya niyet edilebildi, fakat kuralları koyduktan sonra uygulama demokrasi kültürünün işleyebilmesi ile ilgiyidi.

    Hamburg Göçmenler Enstitüsü dahilinde kurulan Demokratik Pedagoji grubu temsilcileri ise son 40 yılda Almanya’ya göç eden pek çok farklı ülkeden göçmenin yakın geçmişte yaşadıkları problemleri ele aldılar. Uzunca bir süre bir göçmen ülkesi olduğunu kabul etmeyen Almanya’da yerel vatandaşlar hep çalışmak için gelen göçmenlerin bir gün ülkelerinden ayrılacaklarını düşündü. Fakat geçen yıllar içinde göçmenler Almanya’yı terk etmediği gibi toplum tarafından da kabul sorunu görüp tam olarak bir kültürel entegrasyon yaşayamadılar. Her ne kadar Alman dil ve kültürüne yönelik kurslar açıldı ise de, göçmenler ve yerel halk aynı ülkenin vatandaşı olarak birbirlerini görmek yerine uzun süre yabancı olarak kaldı. Parantez içinde belirtmeliyim ki bu konferansı dinlerken aklıma şöyle bir soru geldi: acaba devlet, göçmenler için kültürel adaptasyon kursları açarken yerel halk içinde göçmenler için adaptasyon kursu açmış mıydı? Diyalog çift taraflı, karşılıklı idi ve sadece tek bir tarafın diğerini anlaması karşılıklı iletişim içerisinde eksik kalıyordu. Sanırım bir başka konferansta benzer sağduyulara sahip olduğumuz Berlinli bir öğretmen, Türk öğrencilerin anadillerini teneffüslerde konuşmalarının yasaklanması yerine, neden ilgili Alman öğrenciler için Türkçe dil dersleri açılmadığını, belki bu öğrencilerin Türk arkadaşları ile onların anadilinde sohbet etmek isteyebilecekleri fikrini savundu. Ne güzel! Akılın yolu bir midir bilmiyorum ama dünyanın her yerinde insan yüreğinin yolu birdi, onu dinleyenler için.

    Sonuç

    Yaşanan on günlük süreç sonrası Eudec 2008, demokratik eğitime dair pek çok konuşma, paylaşım ve geleceğe dair olumlu niyetlerle sona erdi.

    Önümüzdeki yıl Polonya’da yapılacak olan 2009 konferansı için işbölümleri şimdiden yapılmaya başlanırken hepimiz arkamızda yeni dostlular ve güzel hatıralar bırakarak bir sonraki muhtemel buluşmaya kadar vedalaştık. Artık ülkemize dönüyorduk ve şimdi ilgilenecek kişilerle bu bilgileri paylaşma, uygulama ve değişim zamanıydı.

    Bu yazı Eleştirel Pedagoji Dergisi Sayı 1’de yayımlanmıştır, Ocak 2009’da Sobil Yayıncılık tarafından basılmıştır

  • Alternatif Eğitim ve Yaratıcı Dans

    Bu yıl gerçekleşen Alternatif Eğitim Konferansı hem açılışında hem de atölyelerinde yaratıcı dans ve hareket çalışmalarına yer vererek ülkemiz eğitimi için hem yeni hem de merak uyandıran bu alanın bilinirlik ve görünürlüğünün artmasına aracı oldu.

    Katılımcılara birlikte açılış etkinliği olarak uyguladığımız Braindance çalışması ilgiyle karşılandı, uygulama sürecinde Türkiye ve Dünya’nın çeşitli yerlerinden konferansa katılan farklı yaş ve eğitim grubundan katılımcı keyifle beden ve zihin ısınmasını sağlayan bu hareketleri uygularken bedenleri ile bağ kurmuş oldular. Çoğunlukla oturdukları yerden yaptıkları bu çalışma sonucunda konferansa daha zinde başladılar, dinleme süreleri arttı, dikkatleri gelişti.

    Çalışmadan aldıkları keyfin yanında; kimi zaman sosyal normlar kimi zaman da yüksek sanatsal-yaratıcı beklentilerden dolayı kısıtlanan, sınırlanan dans eyleminin aslında temelde ne kadar doğal ve yapılabilir, geliştirilebilir olduğunu anladılar.

    Günlük yaşamlarına kolayca uygulayabilecekleri; beden ve ruh sağlıklarını olumlu yönde etkileyebilecek bu çalışmanın biraz farkındalık, destek ve kararlı bir emek süreci ile kitlelere ulaşabildiğinde daha huzurlu, mutlu ve bilinçli bir toplum olabileceğimizi düşünüyorum. Bu düşüncem yaratıcı dans dersleri için de geçerli.

    Sanatsal ustalık kaygısı taşımadan eğitim, terapi ya da hobi amaçlı kullanabilen yaratıcı dans; duygu, düşünce ve kavramları hareket ve dansla ifade edebilmemiz için bize alan açar. Bu esnada hareket kapasitemizi iyileştirir ve geliştirir. Bir sanat formu olarak; rekabetten uzak, bireysel farklılıkları destekleyici, algılamaya yönelik odağı ile yaratıcılık, problem çözme, işbirliği gibi duygusal ve zihinsel beceriler de fiziksel becerilerin yanında geliştirir.(Mac Donald, 1991)

    Bütünsel bir eğitim programı beden ve zihin arasındaki bağı kurup, bu bağı güçlendirip onu hissetmekten geçer. Miller(1988),  bize çocuk için birbiri ile bağlantılı bir evren algısının öneminden bahseder. Burada esas olan; içte duygu, düşünce, inanç ve yargılar dışta ise hareket ve davranışların birbiri ile tutarlı olmasıdır. Yaratıcı dans bu noktada iyi bir dengeleyici ve dışavurum aracı olarak, fizikselin ötesinde tüm varlığı sürece katarak devreye girer. Sadece yaratıcı dansı deneyimlemiş olan çocuklar/yetişkinler onun fiziksel, zihinsel ve duygusal etkilerini içsel olarak da deneyimlemiş olurlar. Çünkü sadece yapılan her hareket deneyimi gerçekten içselleşir, içte yankı bulur. Yaratıcı dans üzerine uzun ve derin konuşmalar yapılabilir ancak işin aslı onu deneyimlemekten geçer.

    Dimondstein(1974)’a göre yaratıcı dans aynı zamanda sembolojik bir dildir, her çocuğun algıladıklarının bedenine yansıması ve ona özgü hareketin dışa vurumudur. Yaratıcı dans eğitmenin derste kullandığı bir müzik, şiir, resim de ayrıca esin kaynağı olabilir. Bunu yaparken farklı dans ve hareket tekniklerinden faydalanır.  

    Bir öğrenme yöntemi olarak öğrenme süreçlerine uyarlanabilen yaratıcı dans(Gardener, Howard 1985) Alternatif Eğitimde Yaratıcı Dansın Kullanımı başlıklı atölye ile Alternatif Eğitim Konferansında yer aldı. Yurtiçi ve yurtdışından 20-50 yaş aralığı içinden pek çok farklı eğitmenlik tecrübesine sahip olan öğretmen, yönetici ve öğrenci katıldı…Hepsi hareketin, dansın nasıl eğitimde kullanılabileceğine dair bilgi ve deneyim kazanmak istiyorlardı…

    Süreçte dans edildi, sorular soruldu, cevaplar bulundu, dinlendi, denendi ve yaşandı…Beden ve hücrelere geçen bu ilk deneyim katılımcılar üzerinde merak ve gelecek için heves uyandırdı.

    Katılımcıların kullanabilmesi, farklı seviyelere adapte edebilmesi adına ilköğretim üçüncü sınıf, hayat bilgisi dersinden “Güneş Sistemi ve Gezegenler” konusu seçildi. Yerel ve yetişkin katılımcıların yanında bir çocuk ve yurtdışından bir katılımcıya geçen atölye; Türkçe ve İngilizce çeviri ile ilerlerken süreçte herkes hem egzersizlere katılma hem de izleyici olma imkanı buldu. Deneyimli öğretmenler ve öğrenciler, yeni mezun öğretmenlerin, branş eğitmenlerinin yer aldığı atölye katılımcıların gözlem ve geri bildirimler ile zenginleşti.

    Atölyeye katılmak, gezegenleri bedenle yaşamak, onların hız ve yapılarını anlamak tüm bu bilgileri dansla dışa vurmak algı süreçlerine bedeni, ritmi, dansı, hareketi, grup çalışmasını katarak bütünsel bir öğrenme fırsatı sundu. Atölyede uygulanan doğaçlama, anlık kompozisyon ve koreografi çalışmaları, önce kağıda ve/veya resme aktarılan duygu ve düşüncelerin sonra dansla yansıtılması katılımcıların kendi bünyelerinde var olan ancak belki bilmedikleri, belki yeterince kullanma şans ve alanına sahip olmadıkları; ancak hala var olan onlara özgü yaratıcı ifade alanını görünürlüğüne dair cesaretlendirici bir kapı açtı…

    Peki bu kapı kalıcı bir değişim için yeterli midir ? Kanımca değildir…Dans ya da bir başka sanat dalı ile eğitimde eleştirel düşünebilen, yaratıcı, özgüvenli bireylerin oluşmasına katkıda bulunmak uzman sanatçı ve eğitmenler tarafında öğrencilere uygulanacak, yıllara yayılmış düzenli çalışmalar ile gerçekleşir. Düzen de devam ve kararlılık ile yerleşik hale gelir, elbette öz korunarak süreç içinde gerektiğinde çağdaş yeniliklere, eklemelere açık da kalabilerek.

    Bu noktada Alternatif Eğitim konferansının ülkemiz eğitim vizyonu adına iyi bir lokomotif olabileceği kanısındayım. Bu yıl konferansa gösterilen yoğun ilgi benim için umut verici oldu, pek çok veli ve eğitimci var olan eğitim sisteminin yanında farklı ve yeni bakış açılarının çocukların bugün ve yarınına olası katkılarını duymak, anlamak için salonda hazır bulundular. Konuşmacılara alternatif eğitim uygulamaları, örnekleri ve felsefesi hakkında sorular yönelttiler. İnanıyorum ki ilerde üretme, anlama, aktarma konularında çok daha çalışkan ve aktif olacağız.

    Bu yıl olduğu gibi her yıl düzenlenebilip vizyon ve deneyim sahibi akademisyen, uzman eğitimci ve alternatif eğitim için örnek teşkil edebilecek uygulayıcıların katılımlarının, sunumlarının aktarılabilmesi hızla değişen dünya dinamikleri içinde yeni eğitim yöntem ve tarzları ile ilerleyebilmek adına son derece önemli. Gerçek olan şu ki sadece ülkemizde değil tüm dünyada aynı anda çok olumlu olayın yanında bizleri umutsuzluğa sevk edebilecek olaylar da olmakta. Eğer olumlu gelişmeleri destekleyen, olumsuzluklar karşısında da ders çıkarıp ilerleyebilen bir bakış açısı üzerinden eğitim sistemimizi yapılandırabilirsek hem biz hem de çocuklarımız çok daha huzurlu olacak. Artık hem bizlerin hem de dünyanın geleceği için esas olan yer yüzündeki yaşamı ve çocukları koruyan, varlığın özüne saygı duyan, her bireyin yapıcı potansiyellerini geliştirebilmesine alan açabilen, demokratik, eşitlikçi, katılımcı eğitim.

    Kaynakça

    Dimonstein, Geraldine. (1971). Children dance in the classroom. New York: MacMillan Publishing.

    Gardner, Howard. (1985). Frames of mind: The theory of multiple intelligence. New York: Basic Books.

    Miller, John. (1988). The holistic curriculum. Toronto: OISE Press.

    Mac Donald(1991) Creative Dance in Elementary Schools: A Theoretical and Practical Justification; Canadian Journal of Education / Revue canadienne de l’éducation, Vol. 16, No. 4(Autumn, 1991), pp. 434-441Published

    *Bu yazı Alternatif Eğitim Dergisi Güz 2018 sayısında yayımlanmıştır

  • Book on Creative Dance Pedagogy

    The book is written in Turkish by Lerna Babikyan, to spread the creative dance culture in Turkey, including history of creative dance, lesson plans, family activities and embodied learning though dance; published in 2022 by Töz Publishing House; ISBN number 9786057186409

    “Dance is not only fun, encouraging, and motivating activity for children, but also a wonderful tool for learning by internalizing concepts.”
    From the earliest years of our lives, we naturally learn through movement—we connect, we touch, we respond. Movement and dance, which have existed since the beginning of the universe, have been part of human history through natural phenomena, mythological figures, and rituals; they have also visited our lives through performing arts and stage shows.
    This book has been written as a guide to move beyond the “guest” status of dance in the lives of individuals living in postmodern society, aiming to bring dance back to the center as a vital, educational, and artistic activity—to experience it anew.

    Creative Dance has long been used across the world both as an artistic activity and as an alternative educational tool, without enforced imitation, pressure, or comparison. Suitable for individuals of all ages who wish to explore their bodies through dance and discover their unique expression, creative dance practices not only nurture the physical and mental creativity of children and adults but also support the development of a positive body image beyond conventional notions of “beauty” and beyond gender norms.
    They invite us to live a life in harmony with and awareness of our bodies, to engage with the world in a playful, body-centered space that transcends words, and to learn and teach abstract and concrete concepts through dance.